Tasarim Adina Hersey Burda
 
  Ana Sayfa
  üye girisi
  Canli Radyo Tv
  Web Cat msn-aim-yahoo
  Video izle
  Oyun
  Üye Ol
  Haberler
  Rüya Tabirleri
  Fikralar
  Resim Bölümü
  Stilistlik Ders Notlari
  Kulağa küpe olacak hazır cevaplar
  Mevlana Celalettin Rumi
  özel
  Onlione İngilizce Türkce Sözlük
  Mp3 Dinle
  İslamiyet
  Aşkların Ölümü { Charles Baudelaire}
  Gerekli Linkler
  İbretlik
  Annemin yalnızca bir gözü vardı.
  Sitrese Karşı Korunmma
  Aşk'ta Ve Evlilikte Mutlu Olmak İçin Altın Kurallar
  HZ. SÜLEYMAN (a.s) İLE KARINCA
  Kırmızı Başlıklı Kız" masalını bir de kurdun ağzından dinleyelim
  Kayserili hırsız
  İslam'da Selamlaşmanın Önemi
  Kahve Teneleri
  Alkol Kanser Riskini Arttırıyor
  herkes kendi hikayesini yazar
  CAN..
  Yetmezmi
  Bir adam Hz. Ali'ye geldi
  Sevgi Üzerine
  Bekar bırakan 5 aşk hatası
  Dadaşca Sevmek
  Bilgisayar Terimlerinin Osmanlıca Mealleri
  Mükemmel ilişkinin 20 bilimsel sırrı
  Yaşamınızı Sevgi İle Doldurun
  Armudun İyisini Ayılar Yerler
  Hayırsız evlatlar için
  Karakteriniz Kaderinizdir...
  Sevgili Peygamberim
  KÖR KUYU‏
  ERKEKLER EVLİLİK YILDÖNÜMLERİNİ HATIRLAR MI???
  Can Yücel'den
  Diplomasi boyle birsey
  Şeytan ve Kadın
  3. Hikaye
  inşaat ustası
  Video Klipler
  Kim Yazmışsa Güzel Yazmış
  SEN ÇOK YAŞA MUSTAFA KEMAL PAŞA
  Atatürk Mustafa'yı görse!
  Bu genc arkadas
  Şehitlerimize Fatiha
  Babası öldü. Yetim Büyüdü
  HIRİSTİYANLIKTAKİ PUTPERESTLİK
  Deneme Sayfası
Sevgili Peygamberim

O'na muhtaç ve O'na hasretiz.
Ebedi rahberimiz Sevgili Peygamberimizdir.
Varlığımızı ve kurtuluşumuzu O'na borçluyuz.
Allahü teala, bir hadisi kudside "Sen olmasaydın, Sen olmasaydın hiç bir şeyi
yaratmazdım" buyurmakta.
İslam uleması, "Muhammed aleyhisselam, dünya yaratıldığı günden, kıyamet
kopuncaya kadar gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünüdür"
değişmez hükmünü koymuştur.
İmam-ı Rabbani Hazretleri de "Müjdeci Mektuplar" ismi ile türkçeye tercüme
edilen Mektubat'ın birinci cildi kırkdördüncü mektubunda şu haberi veriyor:
"Bütün insanlığın en üsütün olan böyle bir Peygambere inanan ve O'nun yolunda
giden kimse, elbette Ümmetlerin en iyisi olur. O'na inanmayan, O'nu anlamayan,
kendileri gibi sanan insanların en bedbahtıdır"
Hazırlayan ve okuyanların yüce Peygamberimizin şefaatine kavuşmaları duası ile.
Enver Ören
Türkiye Gazetesi Sahibi
 
SEVGİLİ PEYGAMBERİM
 
Yemen, Habeşistan Krallığına bağlı bir valilikti. Kısa boylu, şekilsiz, hilekar
ve ihtiraslı biri olan vali Ebrehe, eyaletinde yaşayan arapların her sene akın
akın Kabe'yi ziyaret için Mekke'ye gitmelerine sinirleniyordu. Bu sebeple, bu
koyu hırıstiyan, San'a şehrinde devrin en namlı mimar ve ustalarına gayet süslü
gösterişli büyük bir kilise yaptırdı ve ismini "Kuleys" koydu.
Bunun ardından da Habeş Kralı'na mektup yazarak arapların şimdiden sonra hac
için ancak "Kuleys"i ziyaret edebileceklerini; Mekke'ye gitme maksadıyla hiç
kimseye izin vermeyeceğni zira bu yüzden ülkesinin büyük maddi zararlara
uğrıdığını bildirdi... Böylece kralın da izin ve desteğini almıştı...
Ebrehe'nin kararı, az zamanda her tarafa yayıldı... Böyle bir engelleme niyeti
Yemen'li arapları fena halde öfkelendirmişti. Nukayl isminde bir yerli, Kuleys
kilisesine girerek orada ibadet ediyormuş gibi üç gün-üç gece kaldıktan sonra
kimsenin olmadığı bir zamanda vurdu, kırdı, içeriyi harabeye çevirdi ve
ihtiyacına yaparak kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete
uğramıştı.
Bir grup arabın kaza sonucu çıkardığı yangınla kilisenin tahta bölmeleri de
yanınca vali, iyice küplere bindi.. Ebrehe'nin intikam kararı işitilmemiş
cinstendi..
Kabe'yi yıkıp yerle bir etmek, enkazı fillerle Yemen'e taşımak ve Mekkelileri
esir almak için dörtbin Fil ve üçyüzbin Habeşliden kurulu ordusu ile harekete
geçti.
Düşmanın, Mukaddes Kabe'yi yıkmak üzere gelmekte olduğunu öğrenen Kureyşlilerin
keyfi kaçmıştı. Bunun üzerine Mekke Emiri Abdülmuttalib, içlere su serpici şu
kısa konuşmayı yaptı:
-Ey Kureyş kabilesi; endişeye kapılıp, huzurunuzu bozmayın!... Yemen ordusu
gelip Kabe'yi yıkamaz; Kabe'nin sahibi vardır. Onu koruyacağından şüpheniz
olmasın. Ama ferman-ı ilahi böyle ise kim mani olabilir?
Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, o günlerde gördüğü bazı rüyaları kendine
göre tabir ederek böyle diyordu; ama aslında O'nun da kalbi rahat değildi...
Bir müddet sonra Mekke çevresine gelen düşman öncüleri, arapların koyun ve
develerini alıp götürdüler. Götürülenler arasında Abdülmuttalib'in dörtyüz seçme
devesi de bulunuyordu.
Abdülmuttalib, düşmana elikolu bağlı teslim olmak için Kureyşli yiğitlerle
beraber silahlanıp, pusatlanarak cins arap atlarına binip vakit kaybetmeden
Sebir dağana çıktılar.
Dağda insanı hayret ve hayranlığa düşüren bir olay meydana gelid.
Adem aleyhisselam'dan beri aziz Peygamberimiz'in atalarının birinden diğerine
geçe geçe en sonunda dedelerine ulaşan "Muhammed nur", Abdülmuttalib'in alnında
ayın ondördü gibi parlayıp ışık saçmaya başladı. Öye ki bu parlak ışık
aşağılarda gecenin karanlığana bürünen Mekke'nin üzerine kadar yayılıyordu.
Nurun alnında yine bütün güzellği ile belirmesi üzerine, Abdülmuttalib, silah
arkadaşlarına:
-Dönün! dedi. Şehrimize gidiyoruz. Zafer bizimdir! Bu nur ne zaman alnımda
işımışsa o dem düşmana
galip gelmişizdir.
Mekke önlerine gelmelerinden az zaman sonra Ebrehe, beldeyi teslim alıp,
Kureyşlileri yerlerinden, yurtlarından sürüp atması için yardımcılarından biri
komutasında asker gönderdi. Kureyş emiri Abdülmuttalib'le yaptığı görüşmede
O'nun heybetinden komutanın aklı başından gitti, dili dolaştı ve olduğu yere
yığıldı. Boğazlanan bir dana gibi böğürüyordu.
Biraz sonra korkusu yatışan düşman komutanı, kendini toparlayınca yeri öptü ve
Abdülmuttalibe:
-Kureyş'in en üstünü olduğun besbelli. Buna bütün kalbimle inanıyor ve şahid
oluyorum, dedi...
"Mekke fatihi" olmak hayali ile gelen Ebrehe'nin adamı, muhatabının nurlu yüzü
ve ciddi halinden ürkmüştü. İşte şimdi yerlere kapanmış vaziyette böyle
konuşuyordu.. Hiç bir şey yapamadan askerleri ile beraber yüzgeri edip oradan
savuştular...
Abdülmuttalib, develeri istemek üzere Ebrehe'nin konakladığı Taif'e gitti.
Mağrur kumandana Kureyş reisinin geldiğini haber verdiler. Ebrehe,
Abdümuttalib'i görünce elinde olmayarak ayağa kalkıp baş köşeye oturttu ve ne
istediğini sordu. Abdülmuttalib:
-Adamların develerimi götürmüş; emir ver de iade etsinler!..dedi. Ebrehe:
-Ben buraya Kabe'yi yıkmak için geldim!!! Bu mes'ele üzerinde hiç durmuyorsun da
develerini istiyorsun! şeklinde konuşunca Abdülmuttalib, Valinin ne demek
istediğini anlamıştı:
-Develer benim olduğu için istiyorum; Kabe ise "Allah'ın evi"dir. Yüce Allah,
O'nu düşmanın şerrinden muhafaza eder, dedi.
Bu konuşmalar olurken Ebrehe'nin "Mahmude" ismindeki ak renkli, en gözde fili
oraya getirilmişti. Diğer filler öğretildiği biçimde Ebrehe'ye bir takım
bağlılık hareketleri yaptıkları halde bu hayvan böyle davranışlara hiç
yanaşmadı.
Ak fil, Abdülmuttabib'i görünce deve gibi çöküp sevgi gösterisi yapmaya başladı.
Filin hareketi şaşkınlık uyandırmıştı. Bir müddet herkes konuşmayı unutmuş gibi
sustu. Allahü teala, dile gelmesine izin verince fil, açık bir ifade ile, Kureyş
liderinde gördüğü "Son Peygambere ait nur"a selam verdiğini söyledi...
Ebrehe, develeri sahibine iade etti; fakat Abdülmuttalib'in "Mekke mallarının
üçte birini verelim bizlerle uğraşmaktan vaz geçerek geri dönün" teklifini kabul
etmedi.
Teklifi reddedilen Mekke emiri, şehrine dönerek, Kabe'ye geldi ve kapının
kulpundan tutarak yaklaşan tehlike için yana yana Allah'a yalvarmaya başladı.
Düşman, Ebrehe'nin komutasında en önde meşhur ak fil olduğu halde sırtlarına
süslü ve pahalı kumaşlar atılı filler, hücuma hazır askerlerle iyice Mekke'ye
yaklaştı... Şehirde rahatsızlık son noktadaydı.
Tam bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. "Mahmude" Mekke üzerine yürümüyordu.
Halbuki Ebrehe, her harpte olduğu gibi bu defa da büyük işler başaracağını ümid
etmişti. Hayvanı döğmelerine, üstünde değnekler kırmalarına, her yolu
denemelerine rağmen adım attırmadılar.
Yemen ordusu bu mücadelede iken gökyüzü "Ebabil" denilen ve bu bölgede daha önce
görülmemiş siyah renkli, yeşil boyunlu, ufak gagalı, uzun ayaklı dağ
kırlangıçları ile doldu. Kuşların gagaları ile ayaklarında nohuttan küçük
mercimekten büyük taşlar vardı ve her taştan bir düşmanın ismi yazılışdı.
Kafileler halinde gelerek önce Kabe-i Şerif'in etrafında uçup tavaf yaptılar,
sonra düşmanı taş yağmuruna tutmaya başladılar.
Kuşlar, taşı yukarıdan bıraktıça isabet alan askerin tepesinden girip ayağından
çıkarak onu hemen öldürüyordu. Hatta süvari olanların atları ile beraber canı
çıkıyordu.
İstilacı orduda müthiş bir bocgun başladı. Etleri lime lime dökülerek ölüyor;
Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru
kaçıyorlardı.
Fakat, düşmanı havadan takip ederek kovalayan bu minik kuşlar, firarilerin de
çoğunu öldürdü. Kaçanlardan bir kısmı yollarda telef olmuş; kurtulanlar anca
yemen'de nefe alabilmişti. Mağrur Ebrehe başşehir San'a'ya varabildi ama cüzzam
hastalığına yakalanmıştı. Parmak uçlarından kan ve irin akıyordu. Parmakları
çürüyüp düştü ve bir müddet sonra yüreği çatlayarak feci şekilde öldü.
Ebrehe'nin yardımcısı ise kaça kaça ta Habeşistan'a gelmiş, olanları bir bir
krala hikaye ediyodu. Kral:
-Bunlar ne biçim kuşlarmış ki hep seçme askerleri öldürmüş? diye hayretini
açıklarken bir kuş vali muavininin başı üstünde dönmeye başladı.
-İşte, dedi adam, bu kuşlardan, bu kuşlardan!.. Cümleyi yeni bitirmişti ki, o da
bir Ebabilin attığı taşla oracıkta öldü...
Binlerce asker ve Mahmude'den başka bütün filler ölmüştü. Birkaç gün sonra insan
ölüsü ve hayvan leşleri dayanılmaz bis bir koku yaymaya başladı. Mekke yaşanmaz
olmuştu. Bunun üzerine Abdülmuttalib, Kabe'ye giderek Cenab-ı Hakka bu kokudan
kurtulmak için dua etti.
Duanın peşinden öyle müthiş bir yağmur yağdı ki ırmaklar gibi kabaran seller,
ceset ve leşleri alıp götürdü.
Kureyş kabilesi, doğumuna iki ay kadar bir zaman kala iki cihanın baş tacı
Sevgili Peygamberimiz'in Allah katındaki eşsiz hatırından dolayı büyük bir
düşman tehlikesini atlattığı gibi, kaçan ordunun geride bıraktığı mallara da
ganimet olarak sahip olmuştu.
Ebrehe'den sonra iki oğlu yerine valilik yapmışsa da bu saltanat, kısa sürmüş ve
tacı tahtı batıp gitmiştir.
Araplar, bu vak'anın geçtiği tarihe "Fil yılı" ismini vermiş ve Kureyş'in Allah
indinde makbul olduğuna kanaat getirerek bu kabileye ilişmemeye başlamıştı.
BÜYÜKBABA
Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh
Şeybet'l-Hamd...
"Abdülmuttalib" diye bildiğimiz büyük babanın asıl ismi.
Babası Haşim, O dünyaya gelmeden evvel bir yolculuk sırasında Filistin'in Gazze
şehrinde vefat etmişti. Doğduğu zaman saçı bembeyaz olduğu için arapçada "ak
saçlı" manasına gelen "Şeybe" kelimesinin ilavesi ile ismini Şeybetü'l Hamd
koymuşlar.
Meşhur ismi Abdülmuttalib, "Muttalib'in kölesi" demek...
Kçük Şeybe, Medine'de annesi ile beraber dayısında kalıyor. O'nu dayısının
çocukları ile ok atar, gezip oynarken görenler, alnının parlaklığını, halinin
güzelliğini hemen farkeder ve başka bir sülaleye mensup olduğunu anlarlardı.
Şeybe'nin hal ve tavrındaki üstünlük Kureyş'in lideri amcası Muttalib'e haber
verildi...
-Ah, dediler. Kardeşin Haşim'in oğlunu bir görsene! Babasına olan benzerliğine
şaşarsın. Aynı emsalsiz üstünlük, aynı tarifsiz güzellik.
Muttalib, o güne kadar yeğenini hiç görmemişti. Bir deveye binerek Medine yolunu
tuttu. Medine'ye vardığında Şeybe'yi kapılarının önünde çocuklarla birlikte
oynuyor buldu, kimseye sormadığı halde yeğeninin hangisi olduğunu bildi ve bir
müddet yaşlı gözlerle çocuğu uzaktan seyretti. Daha sonra bu anı tasvir eden
dokunnaklı şiirler de yazacaktır.
Muttlib, Şeybe'yi yanına çağırarak kendini tanıttı. Ve O'nu sevip okşadı.
Birlikte annesi selma'ya gittiler. Muttalip, Şeybey'yi yanına çağırarak kendini
tanıttı. Ve onu sevip okşadı. Birlikte annesi Selma'ya gittiler. Muttalib,
Şeybe'yi de Mekke'ye götürmek üzere yengesinden müsaade aldı...
Amca-yeğen uygun bir vakitte Mekke yoluna koyuldular...
İşte Muttalip, devesinin üstünde, arkasında da yeğeni küçük Şeybetü'l Hamd
olduğu halde Mekke'ye giriyorlar. Deve, kaygısız gözlerle sağı solu tarar,
ahenkli adımlarla başı dik yürürken, Muttalip tanıdıklarla selamlaşıyor. Az
sonra terki deki çocuğu kasdederek:
Bu çocuk kim ya Muttalip? deniyor.
Merak ve samimiyet sebebi ile sorulan suale Muttalip ne demeli?...
"Biraderimin çocuğu" dese "koca Mekke Reisi yeğenini nasıl gezdiriyor!" diye
dedikodu yapılacak. Bir kaç saniyelik tereddütten sonra:
-Kölem, diyor dostlarına.
Şeybe bundan sonra, "Abdülmuttalip" diye tanınmaya başlandı. "Muttalibin kölesi"
yani. Gerçi Muttalip, kısa zaman içinde öksüzün giyim kuşamını düzeltti;
Şeybe'yi "yeğenimdir" diye takdim etti ama, O, hep "Abdülmuttalip" olarak
bilindi...
Abdülmuttalip misk kokulu.
Evet miskler gibi kokuyor. Alnında pırıl pırıl Muhammedi nur, hayır ve bereket
vesilesi. Ne zaman Mekke'de kuraklık olsa rica ediyorlar; Abdülmuttalip'le
birlikte Sebir dağına çıkılıyor. Yalvarma göz yaşı ve sağnak sağnak yağmur.
Şeybetü'l Hamd sekiz yaşınna geldiğinde Muttalip dünyasını değiştirdi ve O'nun
yerine Abdülmuttalip, milletine emir oldu.
Yüzkırküç yıllık ömründe herkes O'nu sevdi.. İnsanlar gönüllü olarak idaresine
girrerdi. İran Kisrası hariç yabancı devlet başkanları O'nun fazilet ve
büyüklüğünü teslim eder ve hürmet duyarlardı. Asrının en büyük devlet reisi
kabul ediliyordu.
Bütün bu misk kokuların; bu iyilik ve güzel hasletlerin sebebi Kainatın
Efendisine ait nur...
İşte peygamberimizin dedesi bu! Hayatı ve bir bir hakikat olan rüyaları ile
O'nun geleceğini müjdeleyen insan...
Daha pek genç olduğu sıralarda, bir gün Kabe yakınlarındaki evinde uyuyor;
uyandığında halinde bir gariplik seziyor. Erginleşmiş, daha bir güzelleşmiş ve
gözleri sürmeli. Bir anda büyük değişme!.. Bir kahinden olayın izaha
kavuşturulması isteniyor:
-Hemen evlenmelisin! Gök tanrısı böyle istiyor, diyor kahin.
Abdülmuttalip, iki kere evlendi; ama olmayan "gök tanrısı" istediği için değil.
Cenab-ı Hak öyle takdir ettiğinden.
ilk hanımından oğlu Haris dünyaya geldi. Ve bundan dolayı O, "ebu Haris" künyesi
ile anılır oldu.
Birinci hanımı vefat edince bu sefer Fatma binti Ömer ile izdivaç etti...
Abdülmuttalip, yine bir gün odasında iken ani bir uyku bastırması ile
uyuyakaldı. İçinden çok şey saklı olan müthiş bir rüya görüyor. Uyandığında
rüyanın derinden derine tesirinde. Sarsılıyor... Ne dese nasıl yorumlasa acaba?
En iyisi yine bir kahinin kapısını çalmak. Cinlerle bilgi alışverişindeki bu
kahinler, kendilerine has usullerle gelecekten haber veriyorlar... Abdülmuttalip
anlatıyor; sabit bakışlı donuk ve soğuk yüzlü, gramla konuşan, tebessüm nedir
bilmeyen kahin dinliyor.
Belimden bir beyaz zincir çıktı. Bir ucu en doğuya bir ucu en batıya, bir ucu
gökyüzüne, bir ucu yerin dibine uzanıyordu. Şaşkın bir halde zincire bakıyordum
ki bu kere de yeşil bir ağaç oldu. Zincir ağaç haline gelmişti. Dünyada kaç
türlü meyve varsa hepsi bu ağacın dallarından sarkıyordu. Ağaç aynı zamanda nur
fışkıran bir ışık seli. Işığı, güneşi bile bastırıyordu. Araplar ve arap
olmayanlar bu ağaca secde ediyordu. Giderek ağacın parlaklığı daha da çoğaldı.
Kureyş kabilesinden mbir cemaat ağacın dallarından tutundular.Bazı Kureyşliler
ise ağcı kesmek için bir araya geldiler.
Birden ortaya çok güzel yüzlü bir insan çıktı. Bu kadar güzel simalı birini hiç
görmemiştim. Bu güzel insan, ağacı kesmek isteyenlerin gözlerini çıkardı. Ağacın
nurundan almak için elimi uzatırken güzel adama da:
-"Bu ağacın nuru kime kısmet olur?" diye sordum.
-"Kim bu ağacın dallarına yapışırsa ona!" dedi.
-"Siz kimsiniz" dedim.
Biri:
-"Benim ismim Nuh'dur" dedi.
Öbürü:
-"Benim ismim de Halil İbrahim'dir" dedi.
Sonra da?
-"Ey Abdülmuttalib, bu ağç o kadar mübarek, o kadar şereflidir ki, kandan kana
geçerek baba ve dedelerinden sana kavuştu haberin olsun..." dediler.
Abdülmuttalip, rüyasını anlatıp bitirdiğinde kahinin benzi sarardı, yüzü daha
kasvetli bir hal aldı. Demek ki korktukları zaman geliyordu... Bir müddet
sustuktan sonra zor işitilir bir yavaşlıkla rüyayı tabir etmeye başladı:
-Neslinden bir büyük insan gelecek ve O'nun kurduğu nizam ebedi olarak
yaşayacak... Nuh Peygamberin görünmesi şuna delalet ediyor; O zata karşı
gelenler Nuh ümmetinin asileri gibi bela denizinde boğulacaktır..
İbrahim Peygamber ise bir müjdeye işarettir. O'na tabi olanlar, Allahın "dostum"
dediği İbrahim Peygamber'in sevdiklerinden olurlar.
Peygamberimizin babaannesi Fatıma binti Ömer, Abdullah'a hamile kalınca, "nur"
büyükbaba Abdülmuttalib'ten Fatıma'nın alnına geçti. Bundan da Abdullah doğunca
O'nun güzel alnına taşınacaktır...
 
ZEMZEM KUYUSU
La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah
Mekke ve çevresinin idaresi İsmail aleyhisselam'ın vefatı ile oğlu Sabit'e
kaldı. Sabit'in ölümünden sonra halk arasında bölünmeler meydana geldi.
Mücadeleler Cühümiler kabilesinin üstünlüğü ile bitti. Ancak bir zaman sonra
iktidara sorumluları, adaleti ve tarafsızlığı terkederek zulme sapmıştı.
Milletin malını bile elinden almaya aklkışan Cürhümilerden dolayı gün geldi
şikayet ve feryatlar ayyuka çıkmaya başladı. Haksızlıklar dayanılmaz ölçülere
varınca; ismail Peygamber nesli, terkrar derlenip toparlandı ve yapılan bir
savaşta Cürhümileri mağlup etti. Yenik taraf, aman dileyince eşyalarını alıp
asıl vatanları olan Yemen'e gitmelerine izin verildi... ancak iş başında iken
zulüm yapan ve bu yüzden beddua alan bu kabile mensupları, az bir zaman sonra
bulaşıcı bir hastalığa yakalanarak teker teker ölüp gittiler.
Cürhümiler, aman dileyip beldeyi İsmail Peygamber soyuna teslim etmeden hemen
önce ve son an ve son dakikada huyları icabı bir kötülük işlediler. Yabancı
devletlerden mbirinin hediye ettiği altın mbir ceylan heykeli ve kılıç, kalkan,
gürz, zırh... gibi Kabe hazinesine mahsus kıymetli eşya namına ne var ne yoksa
hepsini zemzem kuyusuna doldurdular ve ağzını taş toprakla akapatarak yerini
belirsiz hale getirdiler. Herhalde dönüp Mekke'yi geri alacaklarını düşünüyor ve
bu sebeple hazinenin ele geçmemesi için böyle hareket ediyorlardı.
ismail aleyhisselam evladı, nihayet Mekke ve civarında hükümran oldu ama
hafızalardan silinen bullur sulu zemzem kuyusu kaybolup gitti. Mekke ve Kabe,
asıl sahiplerine dönmüştü.. Şifa pınarı zemzem ise kimbilir kaç yıl gözlerden
saklı, besmeleli mü'min ağızlara hasret, için için kaynayıp duracaktı?
Cürhümilerin yığdığı taş, toprak senelerin geçmesi ile katmerleşti ve altta
kalan ilahi armağanı gözlerden büsmütün sakladı. Bu şartlarda canlara can katan
zemzemin yerini bulmak mümkün değildi... yalnız bu imkansız zannedilen aklın
çerçevlediği sebep-sonuç münasebetine göre. Ya aklı aşan sebepler, aklın
kavuşamadığı bölge?.. Allah, isterse hangi imkansız gerçekleşmez ki?
Zaman bir müjdeye, toprak, sökmesi yakın bahtlı şafağa hazırlanıyordu... Mekan,
ilahi fermanla, gelmekte olan "Adı güzel kendi güzel Muhammed" aleyhisselam için
yeniden donatılıyordu...
-Ey Abdülmuttalip, kalk ve zemzem kuyusunun üzerinde taş toprak ne varsa
kaldır!..
Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, Kabe'ye komşu olan evinde uyurken bu hitap
üzerine yatağından korku ile doğruldu. Bir müddet gördüğü rüyanın ne manaya
geldiğini sökmeye çalıştı; fakat bir şey anlamadan yeniden uyudu. Ancak rüyadaki
ses, emri tekrarladı. Yine uykudan sıçradı. Zihninde izaha kavuşturulmayan
sorular birbirini takip ediyordu.. Buna rağmen uyumaktan başka çaresi yoktu.
Ses, emri üçüncü defa verince gördüklerini yorumlatmak için kalkıp Kureyş'in
tanınmış tabircilerine gitti ve olanları anlattı. Bu kişiler:
-Rüya rahmani ise yine görürsün, dediler.
Aradan bir iki gün geçtiği halde Abdülmuttalib, o garip rüyayı bir daha
göremedi. Bundan dolayı merak ve üzüntüsü günden güne artıyordu:
-Acaba rüya rahmani miydi, değil miydi?
Zihnini günlerce bu soru meşgul etti. Nihayet bir gün rayayı ördüğü odada
uykudan önce ellerini kaldırarak:
-Ey merhametli Allahım! Bu rüyanın sırrını neler yapmam gerektiğini bana
bildirmeni diliyorum, diyerek can evinden yalvardı ve az sonra uyuya kaldı.
Abdülmuttalib'in isteği, bütün zamanların ve bütün mekanların en üstünün
hürmetine kabul olmuştu. İşte aynı ses...
-Ey Abdülmuttalib kalk ve zemzem kuyusunu ortaya çıkar!
Abdülmuttalib:
-Zemzem suyu nedir?
-Cebrail'in ayağını vurduğu yerden çıkmıştır. Peygambere ait bir mucizedir.
Dünyanın dört tarafından gelecek hacılara yetecek kadar bereketlidir. Zemzem'den
içen susuzlar kanar, açlar doyar,hastalar iyileşir.
Kuyunun yerini bulmam için bir iz, işaret var mı?
-Mescid-i Haram'a yakın iki put vardı. Kafirler, bu putlar uğruna hayvan
kestiklerinde işkembesini çukurca bir yere dökerler. Sen orada iken kırmızı
gagalı bir karga gelecek ve işkembe artıklarını yemek için toprağı
gagalayacaktır. Az sonra gagalanan yerin altından bir de kanrınca yuvası
çıktığını göreceksin... İşte orası zemzem kuyusunun ağzıdır.
Sabah olduğunda Abdülmuttalib, doğruca putların bulunduğu yere gitti. Biraz
sonra puta tapanlar gelip tanrıları için kurban kestiler ve işkembe ve
barsakları rüyada tarif edilen yere attılar. Derken kırmızı gagalı karga göründü
ve yeri gagalamaya başladı; az sonra karınca yuvası da ortaya çıktı. Her şey
aynen rüyadaki gibi gençekleşmişti. O halde olanlar hayırlı ve rüya doğru idi.
Oradkiler uzaklaşınca sevgili Peygamberimizin sevgili dedesi, rüyada söylenen
yeri kazmaya başladı.
Kazı işi biraz ilerlemişti ki haberi alan Kureyşli müşrikler oraya koştu:
-Biz, taptığımız putların yanına kuyu kazdırmayız! diyerek Abdülmuttalib'e mani
olmak istiyorlardı. Bir sürü münkir içinde kalan Abdülmuttalib, yaptığı işin
büyüklüğünü anlatmaya çalışıyordu:
-Bu, öyle her hangi bir kuyu değildir. Bu, ilahi kıymet taşıyan suya "Zemzem"
denir. İsmail Peygamberin yadigarıdır.
Putperestler, fena diş biliyorlardı. Ne var ki kaba kuvvet gösterileri sökmedi;
Kureyş'in bu soylu insanını bir adım şöyle dursun, bir ayak boyu bile
geriletemediler. Bunun üzerine kuyuya ortak olmak istediler; bu telifleri de
reddedildi.
-Öyle ise, dediler, ünü bütün ülkeleri tutmuş aklı ve ilmi hepimizce kabul
edilen Şam kahihine gidelim; ihtilafımızı anlatalım, vereceği karara her iki
taraf da uysun!
Abdülmuttalib, bu hal tarzına "Peki" dedi. Bunun üzerine her kabileden bir
temsilci ve Peygamber efendimizin dedesi develere binerek Şam yoluna düştüler...
Mevsim yaz, hava sıcak. Güneş, kavurdukça kavuruyor. Çöller, avını yutmaya hazır
alev dilli ejderha.
Şam yolcuları bu manzara kum denizlerini aşmaya çalışıyor. Ne var ki geride
kalan mesafelerle beraber su ve her türlü serinletici nesne tükenmiştir. Nihayet
Nihayet öfkeli çöller bu cür'etli yolcuları teslim aldı.
Dermansız kalan dizler çözüldü ve oldukları yere külçe gibi yığıldılar.
Saniyeler, saat gibi uzun ve geçmeyen cinsten. Sadece dudaklar değil, belki
diller de yol yol çatlamış. Kimsede suya dair bir ümid yok. Olması da mümkün
değil.
Ancak bu halde ne vakte kadar beklenecektir? Abdülmuttalib:
-Böyle durmakla elimize hiç bir şey geçmez! Az daha gidelim. Rabbimden ümidli
olalım; olur ki su buluruz, dedi.
Çökmüş olan develere nerede ise sürünerek bindiler. Hayvanların sırtında bile
zor duruyorlardı. Henüz hareket etmişlerdi ki, o şanslı deenin devesinin ayağı
bir taşa takıldı ve yerinden söküp attı... Tablo inanılacak gibi değildi.
Devenin çıkardığı taşın yuvasından tatlı ve serin bir su akıyordu.
Sudan kana kana içip kablarını doldurdular ve ölümün eşiğinden yeniden hayata
döndüler. Bir farkla ki kabile temsilcileri sadece hayata dönmemiş, ezik ve
mahcup olarak Şam yolunda da geri dönmüşlerdi.
Bu inanılmaz vak'ayı hep birlikte yaşayan yol arkadaşları Abdülmuttalib'e:
-Ey Abdülmuttalib, o kuyuyu kazmak senin hakkındır. Bunu geç de olsa anladık
Kimse mani olamaz. Dönelim herkes işine baksın! Demek zorunda kaldılar ve hep
beraber Mekke'ye geldiler.
Abdülmuttalib, kuyuyu kazmaya, kaldığı yerden devam etti. Zemzem kuyusunu tekrar
ortaya çıkarma işinde yalnız oğlu Haris'ten yardım görüyordu. Bu sebeple Cenab-ı
Hak'tan Haris'ten başka kendisine on oğul daha vermesini diledi:
......
Abdülmuttalib'in bu duası kabul olmuş erkek evlat sayısı zamanla onbiri
bulmuştu.
Oğulları ile beraber kuyuyu kazan Abdülmuttalib, yıllar sonra zemzem suyunu ve
Cürhümilerin kuyuya doldurduğu hazineyi buldu. Kureyşliler bu defa da:
-Kuyu, dedelerimizin mirası; içinden çıkanlar bizimdir, diye direttiler.
Abdülmuttalib:
-Siz bu kuyuyu kazarken bana yardım etmeyip bilakis zorluk çıkardınız. Şimdi
hangi hakla mirasçılık iddia ediyorsunuz? diyerek onları azarladı veilave etti,
bununla beraber, "Kur'a çekelim, hangi mal kime çakırsa onun olsun" dedi.
Kılıç, kalkan gibi savaş malzemelerini bir tarafa, altın ceylanı bir tarafa
ayırdılar ve Kabe-i Şerif, Kureyşliler ve Abdülmuttalib adına kur'a çektiler.
Altın Ceylan Kabe'ye, harp aletleri Abdülmuttalib'e çıktı. Kureyşlilere bir şey
isabet etmedi.
Altın ceylanı Kabe kapısına astılar; uzun yıllar, kapıda asılı kaldıktan sonra
bir gece Ebu Leheb sarhoş iki arkadaşıyla gelip heykeli çaldı ve götürüp sattı.
Zemzem kuyusunu bulmak Abdülmuttalib'in şan ve şerefini daha da yükselmişti.
Zaman, ırmaklar misali büyük müjdeye doğru akıyordu.
KURBANLIK
Rahmetim gazabımı geçmiştir.
Hadis-i Kudsi
Zemzem kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar Kabe'ye ve ziyaretçilere
kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hatırasını yok olmaktan kurtarıp
şenlendirdiği için Abdülmuttlib'in şan ve şöhreti dört bir tarafı tutmuştu
ama... bir şey unutulmuştu... bir vaad... bir söz!...
Taşlanmış toprağı kazma kürekle yenip suya varmak için uğraşmaktan mecalinin
tükendiği bir anda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce Allah'a yalvarmıştı:
-Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla birlikte kyuyu
kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim...
İsmail aleyhisselama tabi bir mü'min olan Abdülmuttalib'in duası kabul olmuş;
lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle söz unutulmuştu...
Fakat!...
Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve eksiklikten uzak olan
Allahü teala, kulunun vaadini unutmamıştı.
.....
Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam, emreden bir eda ile:
-Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.
Abdülmuttalib endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç kurban etti; sonra yattı.
Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar, emri tekrar ediyorlar:
-Koç'tan daha büyük kurban kesmelisin!
Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat bırakılmıyor:
-Daha büyük bir şey kurban eyle!
Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir nida:
-Ey Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin! Abdülmuttalib, hala sözünü
hatırlayamamış, "büyük kurban"dan neyin murat edildiğini bir türlü
anlayamamıştı. Sordu:
-Daha büyük olan ne ola ki?
-On oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın gerçekleşti. Şimdi
oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini yerine getir!...
Abdülmuttalib, yataktan fılarcasına kalktı. İstırabı o kadar büyük, o kadar
derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını, ne edeceğini bilemiyordu.
Evet; vaadini hatırlamıştı... şimdi başı iki elinin arasında düşünüyordu. Söz...
Allah'a söz verilmiş; Yüce Allah, O'na evlatlar ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim
Peygamber gibi O'nun da nezrine uyması isteniyor, rüyada sürekli olarak ikaz
ediliyordu.
Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakka yerini mulmalıydı. Ya can parçası, göz nuru
evlad?
Başka ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan varedene oğlunun birini iade edecekti...
bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi yavaş yavaş, alıştıra
alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:
-Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban et; biz emrinizdeyiz.
Sen üzülme yeter!
Gençler, böylece detli babaya teselli ve destek oldular; O'na cesaret verdiler.
Mustarip baba, bu tarifsiz fedakarlık karşısında gözyaşlarını gizleyerek,
oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp getirmelerini söyledi...
Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve oğulları adete göre kur'a
çektirmek için okları gece gündüz Kabe'yi bekleyen Kabe muhafızına götürdüler.
Yapılan çekilişte kurbanlık isim belli oldu: Abdullah!... Abdullah! Yani,
Abdülmuttalibin en çok sevdiği, bütün o çevrenin gözünün üstünde olduğu oğul.
Alnında ahir zaman Peygamberine ait nurun Ülker yıldızı gibi parladığı oğul!...
Allah, öyle takdir etmiş; kur'a bu yüksek yaradılışlı evlada isabet etmişti.
Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah kurban edilecekti!...
Abdullah, Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilahi emre; her ikisi insana kendinden
daha yakın, öz anne babasından daha merhametli yüceler yücesi Allah'a teslim
olmuştu. Sır da burada olmalıydı... Zor bir anında Rabbine iltica etmiş, O'ndan
yardım instemiş karşılığında bir söz vermişti. Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan
vaadinden dolayı imtihana çağırılyor ve böylece insanların ölçü içinde kalmaları
hangi şartlarda olursa olsun haddini aşmamaları ihtar ediliyordu... Ya Abdullah?
İnsan, cin, melek, ve bütün mahlukların... yaşamış, yaşayacak ve yaşayan her
canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de genç yaşta imtihanların en
zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe edilmesi... O'nun mevkii
buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat ediyordu. İşte babası
Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan keskin bir bıçak, bir elinde
oğlunun bileği, iki yanda Abdullah'ın anne ve kardeşlerri kurban kesme yerine
gidiyorlar.
Kureyş kabilesi "Abdullah'ı babası kurban ediyor" haberi ile çalkalanıyor.
Herkes iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı ilk yenip kurban yerine
yetişen Abdullah'ın annesinin akrabaları olan Beni Mahzum oğulları. Ve onları
takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib'e muhalefet büyüyor:
Eğer böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe yol açılır. Herkes olur
olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve güzelliğinden başka
konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün olan bu çocuğa yazık olur,
şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya çalışıyorlardı...
Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz'da oturan meşhur Kahin Şüca'ya
götürmeye ve O'nun diyeceğine uymaya karar verdiler.
Bunun üzerine Abdülmuttalib ve şahıha katılan birkaç kişi Hicaz'a giderek
tanınmış Kahini buldular. Kahin:
-Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.
-On devedir, dediler.
-Öyleyse Abdullah'ın bedeli olarak deve kurban edeceksiniz... Bunun için de
Abdullah'ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak kur'a çekin. Kur'a develere
çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah'a çıkarsa, develere on tane daha ilave
ederek kur'a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah'a çıkarsa bir on deve daha ilave
edin. Böylece kur'a develere isabet edene kadar onlu ilaveler yaparsanız, dedi
ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.
Onlar gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son noktasında. Nihayet beklenen
yolcuların ufukta belrdiğini gözetleyiciler haber verdi...
Kahinin buluşu Mekke'nin putperest, hıristiyan, yahudi, İbrahim ve İsmail
Peygamber dinine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince boğdu...
Meraklıların önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya kıyamadığı Abdullah, bir
tarafta dünyaya metelik vermez tavırlar ile sakin sakin geviş getiren develer
olduğu halde Kur'a çekmeye başlandı. Ne var ki, her defasında kur'a Abdullah'ı
gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim tekrarlanıyordu... ta onuncu defa kur'a
çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur'a, sayıları yüze varan develere isabet
etti...
Herkeste sevinç, taşkınlık... Fakat, Abdülmuttalip ağır başlı ve temkinli;
kur'ayı bir kere daha yeniledi; evet bunda da kur'a develere çıktı. Gönlü
rahatladı, sırtından koca dağlar kalktı Rabbine şükretti.
Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban edildi. İnsanlar, hayvanlar,
kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.
Böylece Abdülmuttalib ve Abdullah yeryüzündeki büyük değişikliğe az bir vakit
kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.
Bundan sonra Abdullah "zebih" yani "kurbanlık" lakabı ile çağrıldı. Nitekim
İsmail aleyhisselam da benzeri bir hadiseyi yaşadığından O'na da "Zebih"
denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize "İbnü'z-Zebihayn",
"iki kurbanlığın oğlu" denilmiştir.
 
BABA
Ve maerselnake illa rahmeten li'l-alemin
Biz seni alemlere için ancak rahmet olarak gönderdik.
(Enbiya suresi 107 ayet'den)
Büyük baba Abdülmuttalib'ten büyük anne Fatıma'ya geçen emanet O'ndan da
Abdullah'ın alnına gidecek; bir zaman da orada parlayacaktı...
İncil'e tabi olanlar, Fatıma'nın Abdullah'a hamile olmasından beri pür dikkat
doğum haberini bekliyorlardı... İşte şimdi mesafeden mesafeye uşuşan bu haberdi:
-Son Peygamberin babası dünyaya geldi!...
Haberi dört bir yana salan hırıstiyanlardı.
Doğum yaklaştıkça heyecanları artmış ve nihayet Yahya Peygamber'in mucuzesi
gerçekleşmiş, kan şıp şıp damlamaya başlamıştı.
Yahya aleyhisselam, Yahudiler tarafından şehid edildiğinde aziz şehidin üzerinde
bir cübbe bulunuyordu. Cübbe, İsa Peygamber'in dinini devam ettirmek istediği
için canına kıyılıp parça parça edilen Yahya aleyhisselamın kanı ile ıpıslak
olmuştu. Bundan dolayı daha sonra hatıra olarak saklanmış; zaman, kırmızı kan
lekelerini sildiğinden geriye sadece solğun izler kalmıştı.
"-Hırkadan taze kan damladığı an ahir zaman Peygamberi'nin babası dünyaya gelmiş
olacaktır..."
Kitapları böyle diyor, ve bu sebeple doğum yaklaştıkça müstesna hatıra
üzerindeki dikkatleri daha da artırıyordu.
Günü geldiğinde mucize aynen gerçekleşti... O solgun izler, yeniden taze kan
lekeleri halini almış; hırka şehidin üzerinden az evvel çıkartılmış gibi sıcak
damlalar süzülüp süzülüp düşmeye başlamıştı...
Ortalığı çınlatan bu haberdi. Onlar, buna rağmen; akla durgunluk veren bu
mucizeye rağmen, Abdullah'ı çocukluğunda, ilk gençliğinden, gençliğinde değişik
zaman ve farklı mekanlarda türlü hile ve tuzaklarla öldürmeye kalkıştılar...
Maksat O'nun; O saadet Sultanının gelişine engel olmak. Gariplik, çalgınlık
tuhaflık işte burada. Bu idraksizlikte, bu akıl kısalığında, bu beyin
mahrumluğunda:
Allahın sevgilisinin zuhuruna sed çekmek!...
Hırıstiyanı, Yahudisi, putperesti, ateşperesti... Milyonu, milyarı bir araya
gelse kaderin ebediyete giden yollarını değiştirmek kimin elinde ve kimin
haddine? Kıskançlıklar para etmeyecek. Hakikat güneş gelecektir.
Bunun için Abdullah ilahi himayede...
Abdullah, büyüdükçe aklı aşan sıra sıra olaylar
Rüya aleminde mi yaşıyor, hakiketle mi yüz yüze, nedir bu gördükleri, başına
gelenler, içinde bulunduğu hal?
Sırrını babası Abdülmuttalib'e açıyor:
-Babacığım garip vak'larla karşılaşıyorum.
-Ne gibi? -Bir yere gidecek olsam yolda belimden bir nur çıktığını ve bunun
başımın üstünde toplanarak bulut haline geldiğini görüyorum.
-Seni yakıcı güneşten koruyor...
-Ne zaman, nereye otursam, toprak bana selam verdikten sonra ilave ediyor: "Ey
Abdullah, haberin var mı, Muhammed aleyhisselamın emanetini taşıyorsun!"
-Nuru kastediyor...
-Kurumuş, hayat izi kalmamış bir ağacın altında dinlenecek olsam o kupkuru ağaç
az sonra zümrüt gibi yemyeşil oluyor. Biraz uzalaşınca geriye dönüp baktığımda
yine eskisi gibi kurumuş olduğunu görüyorum. Babacığım nedir bu hal, ne oluyor;
anlamıyorum?
Ey oğlum, sana müjdelerin en güzeli olsun!..
İnsanların ve cinlerin efendisi; canlıların ve cansızların Peygamberi senin
canından, senin kanından dünyaya gelecektir. Anlattıkların buna delalet ediyor.
Ben de benzeri birçok fevkalade hadiseyi yaşadım. Onlar da aynı haberin
müjdesiydi. Hayırlı olsun! Seni bir değil, bir kere tebrik ederim evladım.
Sana olan muhabbetim boşuna değilmiş...
Abdullah artık delikanlı.
Ancak o, diğer gençlerden ne kadar üstün.
Ahlakı daha güzel; güzelliği apayrı ve çok farklı.
O'nun tavrında, onun halinde, onun güzelliğinde ikinci bir genç bulmak mümkün
değil.
Bu özellikleri ağızdan ağıza yayıldıkça yayılıyor. İşitenler büyülenmiş gibi
hayran. Padişahlar, krallar, Abdulmuttalib'ten kızlarını Abdullah'a alması için
araya hatırlı ricacılar koyuyor. Abdulmuttalibin huzuruna kadar gelen; hatta
teklifinde ısrarlı olnlar bile var.
Abdullah, yirmi yaşına girdiğinde yüzünün güzelliği öyle arttı ki, görenlere
Yusuf aleyhisselam'ı hatırlatıyordu.
Alnındaki nur sanki bir güneş olmuştu.
Harikulade olaylar devam ediyor. Eskaza Abudllah putların yanından geçse,
onlardan bir ses:
-Ey Abdullah, sakın bize yaklaşmayasın! Sen yüksek şan sahibi o emsalsiz insanın
nurunu taşıyorsun. O son Peygamberdir. Bize tapan bedbahtlar O'nun eliyle
cezasını bulacaktır!..
Peygamber efendimizin dünyaya geleceklerine az zaman kaldığını kahinlerinden
haber alan Şam Yahudileri, peygamberlik İsrailoğullarından gidecek diye
karayaslara battılar. İçlerinden yetmiş genç Mekke'ye gidip Abdullah'ı
öldürmeden geri dönmeyeceklerine and içtiler ve silahlanıp yola düştüler...
Ne gece dediler, ne gündüz. Hırsla ve bilene bilene uzunca bir zaman sonra Mekke
yakınına vardılar. Pusudalar. Maykuş gözleri ile çevreyi tarıyorlar. Günlerce
bıkmadan, yılmadan, ortaya çıkmadan beklediler.
Bir gün kolladıkları an gelip attı. Ava gitmek için şehir dışına çıkan Abdullah
işte şuracıktaydı. Kılıçlarını sıyırıp peşine düştüler.
O esnada tesadüfen orada avlanan biri daha vardı. Aynı zamanda Abdullahın
akrabası olan Veheb bin Menaf.
Veheb, yahudileri güneş vurdukça parlayan kılıçlarla Abudullahın peşinde görünce
niyetlerini hemen anladı ve arkadaşları ile birlikte onların önünü kesmeye karar
verdi. Ancak kendileri birkaç kişi ve hazırlıksız; yahudiler kalabalık ve
silahlıydı. Bu sebeple "acaba kavgaya tutuşsak mı, yoksa var geçmeleri için dil
mi döksek?" diye aralarında tartışıyorlardı ki müthiş bir ses patlaması ile
ürperdiler. Gök ikiye ayrılmış gibi kopan gürültünün ardından yeryüzüne yalın
kılıç atlılar iniyordu. Yağız atların bu amansız suvarileri katil niyetli
yahudilerin önüne geçilmez sıra dağlar gibi dizilip düşmanın hamle etmesine bile
zaman bırakmadan bir anda hepsini biçti ve işleri bitince de lahzada kaybolup
gittiler.
Veheb ve yanındakiler yalnız donaklamamış, nerede ise küçük dillerini de
yutmuşlardı. Nice sonra şaşkınlıklarını üzerlerinden atarak toparlandılar...
Abdullah, ormanın içlerinde olan bitenden habersiz avlanırken Veheb bin Menaf,
düşüncelere dalmış olarak Mekke'ye dönüyordu. Bunda bir hikmet olmalıydı. Eşsiz
bir güzellik, eşsiz güzel ahlak ve her bakımdan seçkin bir genç insan. Bu
insanın tehlike anında korunması. Hem de nasıl ve kimler tarafından? Gök
dehşetli bir gümbürtüyle sanki parçalanmış ve ademoğullarına benzemeyen yağız
atlı yiğitler bir anda ortaya çıkarak suikast peşindeki yahudileri göz açıp
kapayıncaya kadar yere sermiş, sonradan sırlara karışıp kaybolmuşlardı.
Veheb, şahidi olduğu bu kadar olayın tesadüf olmayacğını bilecek kadar zeki ve
akıllıydı.
Zihninde bir fikir doğmaya başladı. Kızı Amine'yi bu gence verseydi?Kızına denk
bir insan Abdullah'tan başka kim olabilirdi ki? Hiç kimse! tereddütsüz hiç
kimse!..
Eve vardığında başından geçenleri ve niyetini hanımına açtı. Aminenin annesi de
Veheb'in görüşündeydi. Abdullah bir tane ve Abdullah başkaydı.
Kız tarafı vakit geçirmeden tekliflerini Abdülmuttalib'e götürdüler.
Abdülmuttalib, Amine'nin kusursuz güzelliğini, yüksek ahlak ve iffetini başta
kendi hanımı olmak üzere bir çok kimseden işitmişti. Devrinin her bakımdan en
seçkin kızıydı... hanımı ile görüşüp, oğlu ile konuştuktan sonra Amine'yi
Abdullah'a almaya karar verdi.
Nikah, Ebu Talib'in evinde yapıldı; iki genç evlendiler. Peygamber efendimize
ait nur, artık Amine hatundaydı.
Abdullah, nikah akdinin yapılması için ağabeyi Ebu Talibin evine giderken yoluna
Ümmül Kital isminde bir kız çıktı. Çok güzel, çok zengin ve alim bir hanımdı.
Son Resul'e ait işeretleri kitaplardan okumuştu. Peygamberimizin babasının
alnında ışıl ışıl yanan parıltıyı görünce bunun Muhammedi nur olduğunu derhal
anladı ve Abdullah'tan kendisini zevceliğe kabul etmesini istedi ve şöyle bir
teklifte bulundu:
-"Evet" dersen sana yüz deve hediye edeceğime söz veriyorum.
Bütün maksadı sevgili Peygamberimiz'e "ana" olma eşsiz şerefine kavuşmaktı. Ama
civan delikanlı, Amine ile evlenmiş; nur, şimdi O'nun alnında parlamaya
başlamıştı
Şam Valisinin Fatıma, ismide bir kızı vardı. Bu kızcağız da çok okumuş, ilim
sahibi biriyidi.
İşaretlerden en son peygamberin gelişinin yakın olduğunu anladı. Bu yüzden
Şam'dan Mekke'ye gitti ve Abdullah'ın alnında Muhammedi nuru görünce O'nunla
dünya evine gitmeye niyetlendi. Abdullah Amine ile evlenmişti. Fatıma
Abdullah'la karşılaşınca:
-Ey Abdullah! Teptiğim bunca yol ve çektiğim onca zahmet, Muhammedi nura sahip
olmak içindi. Fakat kader böyle takdir edilmiş. İsteğime kavuşamadım. Şimdi
Şam'a avdet ediyorum. Dilerim belalardan ırak mes'ud bir hayat süresin, dedi ve
üzüntü ile Mekke'yi terkederek yine geldiği yollara düştü.
Abdullah'la evlenmediği için kedere kapılan sadece bu iki kızdan ibaret değildi.
O'nun evlendiğini haber alan iki yüz kızın kahrından öldüğü, bir o kadarının da
hastalanıp yataklara düştüğü söylenir.
Abdullah'ın, düğün günü hem arefeye hem de Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan geceye
isabet ediyordu. Düğün sebebi ile melekler göklerde şenlikler yaptı. Cebrail
aleyhisselam, yeryüzüne inerek Kabe üzerine yeşil bir bayrak dikti. Ve:
-İnsanların en hayırlısı ve peygamberlerin efendisine ait nur, Amine Hatuna
geçti. O, yakında doğacaktır, diye dört bir yana seslendi.
Melekler düğünü şenlikle karşılar, kurtlar, kuşlar birbirine müjde verip
tebrikleşirken üzülen biri vardı; lanetlenmiş bir mahluk... İblis. Peygamberimiz
anne karnına düşünce İblis, öyle üzüldü öyle üzüldü ki gamdan simsiyah olan yüzü
ile dağ, deniz demeden dolaştı durdu. Nihayet bitkin ve ümitsiz bir halde Ebu
Kubeys dağının dibine çöktü ve feryatlarla evlatlarını yanına çağırdı:
-Ey oğullarım, dedi. Biz, bundan sonra iflah olmayız. Sonumuz geldi. Zira
canlı-cansız her şeyin Peygamberi olan Abdullahın oğlu Muhammed, anne rahmine
düştü. O, Peygamber olunca putları kırarak, zulmü yıkıp, adaleti getirecek,
dünyayı mescidlerle donatıp imanı yayacak, küfrü yok edecek, hayırlı işler
yapacak, iyiliği emredecek, yolunda gidenler saadete erecektir.
İblis, hüngür hüngür ağlayarak şeytanlara anlatmaya devam ediyordu:
-O'nun ümmeti yiyip içmeye besmele ile başlar ve bitirirler. Birbirlerine
nasihat eder, emri maruf ve nehyi münkeri bırakmazlar. Bu şartlarda onları doğru
yoldan saptırma şansımız kalmamıştır, diyerek saçını başını yolmaya başladı.
Bir şaytan:
-Ey efendimiz, kendinizi bu kadar hırpalamayın. Vaziyet o kadar ümitsiz değil.
Adem Peygamberden bu güne kadar insanları nasıl aldattıksa yine öyle çalışır ve
Ümmeti Muhammedi de yoldan çıkarırız diye görüş belirtti.
Baş şeytan İblis:
-Hayır! dedi, az evvel saydığım meziyetleri sebebi ile siz onlara yaklaşamaz
kendilerini aldatamazsınız. Çünkü bu ümmetin mensupları kendi dindaşlarını
herhangi bir yalnış hareketlerini gördüklerinde ikaz eder ve doğru yola
çekerler.
Az evvelki şeytan:
-Fakat efendimiz, diye tekrar söza başladı. Fakat biz, onlara cimrilik
çekememezlik, birbirlerinin malına mülküne sahdırma ve benzeri kötü duydu ve
arzular aşılarız. Böylece onlar da bizim avcumuzda istediğimiz gibi hareket
ederler...
Bu sözler, İblisi rahatlattı. Oğullarına teşekkür etti. Ümitle dağıldılar.
Abdullah'la Amine'nin düğünlerinin olduğu ertesi sabah bütün putların yüz üstü
yere düştüğü; tahtların devrildiği görüldü...
 
gelen
Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.
Bu gelen tevhid ü irfan kanudur.
(Mevlid'den)
O, kitap kitap övülmüştür.
Büyük, küçük hiçbir ilahi kitap yoktur ki, O'nu methetmesin. Vahiyle onun
müjdesini getirir.
İşte ilk insan ve ilk Peygamber Adem aleyhisselam'a gelen kitapçıktan satırlar.
-O yer ve gök ehlinin en doğrusudur. Cömertlikte en üstündür. Kalbi ipekten daha
yumuşaktır. Çok zaman hüzünlü ve çok zaman oruçludur. Hak tealanın korkusu ile
doludur. Hep Rabbine yalvarır. Gündüzleri de ibadet eder. İnsanlarla
birliktderi. Fakat dünya sevgisi gönlüne giremez. Sır saklar ve dostluklara vefa
gösterir.
İşte İdris Peygamber'in kitapçığı;
-O, insanlarla beraber olur. Onları ağırlar. O, Allahın vaadinden asla şüphe
etmez. Yüce mevlaya pek çok ibadet eder. Kulların suzlarını bağışlar. Allah'ın
"dostum" dediği büyük peygamber İbrahim aleyhisselam'ın kitapçığı;
-O, öyle bir kimsedir ki, insanları şehvet uçurumuna düşmekten korur. Kendisine
yapılan kötülükleri affeder, günahları örter.
İşte Tavrat! Yüce Allah'la konuştuğu için "Kelimullah" sıfatlı Musa Peygamber'in
kitabı:
-O, gönlü çok zengin olan bir mübarek zattır. Yoksul, kimsesiz ve düşkünlerin
sevgilisi ve koruyucusudur. Zenginlerin hasta kalplerini tedavi eden bir manevi
tabibtir. Yaşlılara hürmet eder. Çocuklara acır ve şefkatle davranır. O
güzellerin en güzeli, temizlerin en temizidir. Sohbetinin lezzetine doyum olmaz.
Yumuşak bir ses tonu ve güler yüz-tatlı dille anlatır. Gaflet dolu kahkahalar
yerine pırlanta tebessümleri tercih. O, hükmederken çok adildir. Haksız bir iş
yaptığı görülmez. Sabrı şaşılacak kadar çoktur. Derdlere, belalara, sıkıntılara
sabreder ve yine şükreder. Fakat, Allah ve Resulüne inanmayan din düşmanları ile
en amansız şekilde cenk eden bir bahadırdır.
Savaş sonrasında hürriyetini kaybeden esirlere kötülük yapmaz. Onlara hoş
davranır. O, suratını asmayan yüzü güleç bir insandır. Öyle bir Peygamberdir ki,
hiç bir kitap, kalem ve mektebe lüzum kalmadan bütün ilimler; bilgisi, gizli,
açık her ilmi kucaklamış olan ilim sıfatlı Allahü teala tarafından her tafsilatı
ile kendisine öğretilmiştir.
Yine Tevrat'tan:
-O, Allahü teala'nın Resulüdür. Kalbi katı ve huyu kötü değildir. Aşağı şeyleri
beğenmez ve onlara iltifat etmez. Her yerde ve her zaman ölçülü konuşur. Suçları
affeder. Ümmeti güzel ahlaklıdır. Minarelerden namaza davet eden müezzinleri
işitince abdest alıp camiye koşar, düzgün saf yapar, bir hizada dururlar. O'nun
ümmeti, geceleri de zikreder ve ibadet yapar. Örtünmeye dikkat ederler...
Mekke'de dünyaya gelecek, bütün insanları Hakka davet edecektir. O benim ismi
Muhammed olan Peygamberimdir. O'nun varlığı yüzsuyu hürmetine gözlerden perde
kalkar, kulaklar işitir, kalp gözleri açılır. O, bozuk dinleri ortadan kaldırıp
hak olan islamiyeti yeryüzüne iyice yerleştirmedikten sonra ömrüne son vermem.
Bu da sesi güzel Peygamber Davut aleyhisselam'a inen Zebur:
-O'nun eli açıktır. Hiç kızmaz. Yüzü güzel, boyu güzel, huyu güzel, sözü
güzeldir. Sözleri gönülleri rahatlatır; ruhları huzura kavuşturur. Nur yüzlü bu
peygamber nefsi eve kalbi hasta insanların hakiki tabibidir. O, ölüm anını,
mezarı, mahşeri ve cehennemi düşünerek çok ağlar, çok düşünür, az konuşur, az
uyur, az güler, gülüşü tebessüm şeklindedir.
Bu övgüler de göğe çekilen büyük Peygamber İsa aleyhisselam'ın kitabı İncil'den:
-O, az yemek yer. Cimrilikten hoşlanmaz. Kimseyi çekiştirmez. Aceleci değildir.
Hile yapmaz. Kötü söz konuşmaz. Kendisi için intikam almaz. Tembel değildir. Aza
kanaat edip, çoğu ihsan eder. O'nun işleri ve tercihleri aşırılıklardan uzak ve
bunların ortası üzeredir. Yerde ve gökte yaşayanların medarı iftiharıdır. O,
günaha batmış olanların şefaatçısı, onsekizbin alemin rahmetidir. Cennette
kıymetli kevser suyunu o dağıtacaktır. Daima doğruluk üzre ve daima ihlaslıdır.
Dili her an Kur'an-ı anar. O öyle üstün vasıflarla yaratılmıştır ki, gözleri
uyusa kalbi uyanık kalır. İnsanlardın gelen eza ve cefaya katlanır da yine
şefaati bırakmaz.
Kıyamet vakti herkes, o ana baba gününün dehşetinden adeta akıl ve şuurunu
kaybetmiş halde "Allahım beni koru" diye inlerken O, "Ya Rabbi, ümmetimi koru"
niyazında bulunacaktır. İsrafil'in "sur" ismi verilen borusu O'nun ümmeti sebebi
ile çalacak; ölmüşler böylece yeniden dirilecektir. Kıyamet gününde herkes,
O'nun şefaat etmesi için eteğine yapışacaktır. Ey İsa, Muhammed Mustafa'nın
Peygamberliğini tasdik ve O'na iman et. Ben azimüşşan Adem'i cennet ve cehennemi
O'nun sevigsi uğruna yaratdım. Eğer onu halk etmeseydim, hiçbir şeyi
yaratmazdım!
Veheb bin Münebbih hazretleri Allahü tealanın buyurduklarını semavi bir kitaptan
naklediyor:
-Hak ve adalet O'nun şiarıdır. O'nun dini islamdır. Onun bereketiyle dargın
gönülleri barıştırır, ayrı tabiattaki insanları birleştiririm.. O'nun ümmetini
ihlas ve ibadet yönünden öbür ümmetlerden üstün tutarım. Benim hoşnudluğumu
kazanmak için evlerini barklarını, çoluk çocuklarını terk edip cihada gider,
kafirlerle savaşır ve Allah yolunda seve seve canlarını verirler. Onlar namazda
ve cihadda saflarını düz tutarlar.
Namazlarını acele etmeden sakin sakin ve şartlarına uygun kılarlar. Her yerde
beni anar, uzun gecelerde namaza kalkkar, gündüzleri din düşmanlarına meydan
okur, arslanlar gibi döğüşürler. Bütün bu hasletler O'nun hatırı için ümmetine
ihsan ve nimetlerimdir. Ben her şeye kadirimdir...
Gelen işte böyle bir Peygamberdi. Her cephesi ile örnek ve üstün insan. Melekler
ve Peygamberler bu gelişi müjdeliyordu.
Nitekim o büyük insanın doğumundan beşyüzaltmış sene önce Ka'b bin Lüey de ilahi
kitaplarda okuduklarından duygulanır ve O'nu şiirler okuyarak müjdeler:
İnsanlar gafletteyken gelir yüce Peygamber,
Muhammeddir, doğrudur, O'ndadır doğru haber.
 
EN İLK ve EN ÜSTÜN
Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim
Hak'dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim.
(Şeyh Galip)
 
Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam, anlatıyor:
-Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım...
-Ey Cebrail seni kim yarattı?
-Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın... Bense...
ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.
Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti... Yüce Allah yine sordu:
-Seni kim yarattı?
-Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense
kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim.
Üçüncü onsekizbin yıl da geçti...
-Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?...
-Allahım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım.
Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim:
-Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi?
-Karşına bak, buyurdu...
Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda mbir nur gördüm. Ama nasıl bir nur?
Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur?
-Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne?
-Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!...
O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en
hayırlısı olan Muhammed Mustafa'dır "sallallahü aleyhhi ve sellem"
Sordum:
-Ya çevresindeki nurlar?
-Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin
Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib'dir. "Radıyallahü teala aleyhim".
-Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı!
-Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana
düşman olmmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım.
Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed'in
Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed'in
 
İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah"
yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O'nun ismi sadece
göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda,
her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu.
Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor:
-Cennette O'nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve
her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor.
-Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz?
Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki
sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat
daha o günden açıklandı.
Alemlerin Rabbi buyurdu:
-Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti
o'nunla ve o'nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile Kur'an-ı kerim
indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna
kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her
insana ulaşacaktır. O'na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat
sahibidir. İsmi yer yüzünde "Muhammed" göklerde "Ahmed"dir. O'nu dünyanın sonuna
yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O'ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet
de O'nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki
bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir.
Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,
Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed'in
Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve
çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken
Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak-dua etti:
-Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını
isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin...
Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler
Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed'in
O, müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi
dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail'in tenbihi ile her tahtaya bir
Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler
silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine
silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu... çok müteessir
oldu... bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü.
-Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın
adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.
Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört
tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu:
-Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?
Vahiy meleği suali Hak teala'ya sundu.
İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi.
-Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini
yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla dininin dört sütunu
gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına
yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra
yüzebildi.
Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i
Ali'nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça
görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün
olmamıştı.
Ya mü'minler... mü'minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça
dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda
kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz
Peygamberimizi değil, O'nun dostlarını da sevmek gerekiyor... Bu şart yerine
gelmeden, O'nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne
mümkün?...
Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi
Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed'in
İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök
arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:
-Buralar kime mehsustur? diye sordu.
-Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o'nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler.
İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda"La ilahe illallah" budaklarında
"Muhammedün Resulullah", meyvelerinde "Sübhanellah", "Velhamdülillah"
cümlelerinin yazılı olduğunu gördü...
Uyandığında rüyasını milletine nakletti.
-Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O
anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:
-Ne düşünüyorsun ey Allah'ın dostu, dedi.
-Bir rüya gördüm... girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek
istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum.
Cebrail aleyhisselam:
-Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti:
Yüce Allah şöyle buyurdu:
-Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak
gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve
ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü
O'nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest
suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır.
Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular
Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed'in
Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile
getirdi. Cenab-ı Hak:
-İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni
Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave etti:
-Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa'nın Resulüm olduğunu
tasdik et ve kalbine O'nun muhabbetini yerleştir!
-Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O'nu tanımıyorum?
-O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel
ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle
bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına beyazından daha yıkn
olayım!..
-Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?...
-Öyleyse Habibime çok selavat oku.
Hak teala devam etti:
-Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek
cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve peygamberin
şefaat etmesine de için vermem!...
Bunu yolundakilere bildir.
-Ya Rabbi O'nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim.
-Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi,
geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O'nun
Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet
ederim!...
-Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!...
Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar,
Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed'in
Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu
nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü... Ve bu hal, her Zebur
okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya sordu:
-Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?
-O, habibim Muhammed Mustafa'nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım.
Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle "Lailahe
illallah Muhammedün Resulullah" dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler
ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:
-Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar.
Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle
oldu.
İmansızlar geldiler, andan iman aldılar
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed'in
O'nu övmeye kalkan erir ve tükenir.
O'nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O' kelimeler üstü ve kelimeler ötesi
ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.
Yunus kim ede medhi, över Kur'an ayeti
Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed'in
Biz de... kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar,
milyarlar, O'nu o en sevgili ve en üstün'ün Peygambeliğini kabul ettik ya
Rabbi...
Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!..
 
MEKTUP
Ya Habiballah bize imdad kıl,
Son nefes didarun ile şad kıl.
(Süleyman Çelebi)
Vakit, ahir zaman Peygamberinden bin yıl önce.
Humeyr ibni Redi, hemen bütün ortadoğu'ya hükmeden bir hükümdar.
Kalabalık sayıda vezir ve yardımcıları ile kudretli bir ordusu var. Yolu batıl;
ateşe tapıyor. Buna rağmen kendilerine pek kıymet verdiği, işlerini danıştığı
dört bin kişi var ki hepsi has müslüman ve alim.
Humeyr, bir gün maiyeti ile birlikte tantanalı bir halde Mekke'ye geldi... Fakat
O'nun gelişi Mekkelileri alakadar etmedi. Herkes işinde ve her şey akışında.
Bu aldırışsız soğuk karşılama hükümdarın fena şekilde canını sıktı. Vezirlerini
huzura çağırdı ve halktaki bu kendinden eminliğin sebebini sordu.
Vezirler:
-Buranın insanları araptır; asil kimselerdir efendimiz. Kabenin korunması onlara
verilmiştir. Bundan dolayı değerleri yükselmiştir. Beytullah'ın bakıcısı olmanın
verdiği şerefle soğuk duruyorlar olabilir.
-Demek öyle!!!
Humeyr'in kafasında soysuz bir plan doğdu;
Kabe'yi yıkacak, halkı öldürecek ve şehri askerine yağmalatacaktı...
Ancak bu fikirle beraber ve aynı hızla kafasına bir şey daha gitmişti: Müthiş
bir ağrı... ağrının şiddetinden burnunudan ve gözlerinden kimsenin yanınna
yaklaşamadığı pis kokulu bir su akmaya başladı.
Günler ilerliyor; baş ağrısı, her an şiddetini arttırıyordu. Bütün sağlık
arayışları savallı kalınca; O, ülkeler hakimi Humeyr, yaşamaktan yana iyiden
iyiye karamsarlığa düştü. Ama yine de şifa aramaktan geri durmuyordu.
Hastalığına bir çare bulması için mbaş vezirine emir verdi; O da hekimlere.
Hekimler, o güne kadar görülüp, işitilmemiş bu hastalığı iyileştirmek için
günlerce uğraştılar. Fakat bütün gayretler nafileydi. Emekler boşa gitmiş; çare
bulunamamıştı. Bunun üzerine bir de ilim adamlarına danışıldı. Alimler, bu
amansız dert için düşünmeye mbaşladılar: "Bu hastalık neden olmuştu ve niçin
çare bulunamıyordu?" Bir alim, uzun uzun düşündükten sonra sebebi bulduğunu
anladı. Baş vezire giderek:
-Hükümdar şayet sırrını bana açar ve sorularını cevaplandırırsa derdinin
dermanını söylerim, dedi. Başvezir çok memnun kaldı. Birlikte Humeyr'e geldiler.
Vaziyet kendisine anlatıldı. Alimin, sorularını hiç bir gizli-saklı taraf
bırakmadan açıklaması bilhassa hatırlatıldı.
Hükümdar, zorlukla konuşuyor ve yanındakiler dehşetli pis kokudan büyük sakıntı
çekiyorlardı.
Dötbin kişiden biri olan alim sordu:
-Bu sıralarda Kabe-i Şerif için aklından kötü bir şey geçki mi?
Hasta, derin ve uzun inleyip karşısındakileri boş ve manasız gözlerle süzdükten
sonra dudakları kıpırdadı.
-Evet! O'nu yıkmak istedim.
Cümlenin başı ve sonu arasında kurşundan dakikalar geçmişti...
-Niçin yıkmak istemiştin ki? Ne mekkelilerin, ne de Kabenin bize bir zararı
olmadı!
-Evet olmadı ama; Mekke halkı bana hürmet etmedi. Hatta hürmetin kırıntısına
bile rastlamadım. Halbuki her gittiğim yerde insanlardan büyük saygı görürdüm...
-Burada göremeyince...
Pis kokulu sulardan yatak, yorgan ıslanmış her taraf batmıştı. Hizmetçiler boş
yere koşuşturuyordu.
-Mekkelilerden hürmet göremeyince üzerine titredikleri Kabeyi yıkmak, halkı
öldürmek, mallarını askerlerine yağmalatmak istedim.
-Ve başına gelenler de bu niyetinle beraber geldi!
-Evet; niyetimle beraber başıma korkunç bir ağrı girdi ve dünyamı zindan eden bu
hastalığa yakalandım...
Bu cümleden sonda odayı bir sessizlik kapladı... sanki alimle hasta arasında
upuzun ve kavuşulmaz çöller vardı.
Humeyr meraklı ve uzaktan alimin yüzüne bakıyordu. Hastalığı ile bu konuşulanlar
arasında ne münasebet olabilirdi ki?...
-Hükümdarım tutulduğun hastalığın sebebi işte bu fikrindedir. Zira yıkmak
istediğn o Kabe'nin sahibi olan yüce Allah, gizli niyetleri de bilir. O'nun
yanında gizli aşikar farkı yoktur.
Susmuş ve dinlemeğe durmuş çöl yeniden hışırdamağa, rüzgar tok seslerle boşluğu
yara yara koşmaya başlamıştı.
-Bilmez; hiç bilmezdim!
-Şifa bulman bu bozuk niyetinden vazgeçmene bağlıdır. Eğer Kabe için taşığın
kötü düşünceden cayarak güzel niyetler beslersen iyileşirsin.
Humeyr, derhal tövbe etti... alim, mbunun üzerine Kabe-i Şerifi, yapanı yapılış
sebebini uzun uzun anlattı.
Başvezir ve alim oradan kalkmadan hükümdar tekrar eski sağlığına kavuştu.
Ve üstelik İbrahim aleyhisselamın dinini kabul ederek müslüman oldu. Beytullah'a
karşı hürmet ve muhabbet duyguları ile bağlandı. Edep ve usülünü öğrenerek
Kabeyi ziyaret etti. Eski kibir ve gururunu terkedip alçak gönüllü bir insan
oldu.
Bir kaç gün son da bir sultan sofrası hazılattırarak büyük-küçük, zengin-yoksul
bütün Mekkelileri yedirip içirdi.
Bu ziyafeti verdiği gece rüyasında bir ses işitti:
-Mekke ahalisine itibar gösterdiği gibi Beytullah'a da hürmet et; O'nu örtülere
bürü!
Serin bir çöl gecesinde görülen bu rüyanın sabahında Humeyr, Kabe'ye hasırdan
bir örtü yaptırarak ölttü. Sevincine diyecek yoktu. Fakat gece rüyasında:
-Hasır O'na layık değildir. Daha güzel örtü yaptırmalısın! diye bir nida duydu.
Bu sefer kumaştan mbir kılıf diktirerek Kabe-i Şerife giydirdi. Ama rüyasındaki
ses, bu kumaşın da uygun olmadığı ve diğiştirilmesini istedi. Bunun üzerine
devrin en pahalı kumaşlarından bir örtü dirtirerek altın ve gümüşlerle süsletip
Kabe'ye örttürdü.
Ayrıca, Kabe-i Şerifin içinde bulunan putları dışarı attırarak kilitli bir kapı
yaptırdı; insanların kirli halde Allah'ın evine yaklaşmalarını yasak etti.
Humeyr, bu güzel hizmetlerinden sonra Kabe'nin anahtarını Mekkelilere teslim
ederek aydınlık Medineye doğru yola koyuldu. Medine o devirde çıplar; ne bir
bitki var görünürde ne mbir ağaç. Kum, taş, tepe ve eriten güneş sıcaklığı.
Ufuklar sır vermiyor. Acaba gölgelenecek bir yer yok mu?
Humeyr, dörtbin kişilik danışmanlarından dört yüzünü alarak bütün Medine'yi
makışı gören yüksek bir tepeye tırmandılar. Gözler, ordunun konaklıyacağı uygun
bir yer arıyor... Ama uyanık kalbli o dörtyüz seçme insan, başka bir şeyi
farkettiler. Elleri ile gözlerini güneşin göz kamaştıran parlaklığından
koruyarak çevreyi incelerken sanki sessizliğin en derin noktasından kulaklarına
bir şeyler fısıldanıyordu. Toprak bir çift söz söylüyor gibiydi... O, Mekke'den
işte bu Medine şehrine, buradan sonsuzluğa geçecektir. Şüphe yok ki eski ilim
sahiplerinin kitaplarında sözünü ettikleri yer burasıdır...
Aralarında şu kara vardılar: "Şartlar çetin ve ağır; ama olsun; kavuşulacak
şeref de o kadar yüksek ve mübarek. Biz burada yerlerek son Peygamberi
bekleyelim. Olur ki O'nu görmek bahtına ereriz." kararlarını hürümdara açtılar.
-Önceki alimlerden okuduğumuz bilgilere göre bu yer, en son ve en yüce
Peygamberin gelip yerleşeceği bir kutlu mekandır. Şerefli namı Muhammed
sallallahü aleyhise ve sellem, güzel dini ebedidir. O'nun ordusuna alemlerin
Rabbi yardım eder. O tac ve burak, o, Kur'an,ı kerim, o liva-i hamd ve minber ve
O, La ilahe illallah sözünün sahibidir. Buraya hicret edecek ve buradan ölümsüz
aleme geçecektir. Biz bu büyükler büyüğünün gelmesini beklek isteriz. Belki nur
yüzünü görmek mümkün olur. Bu sebeple hükümdarımızdan izin dileriz...
Hükümdar, anlatılanları heyecanla dinledi; büyük memnuniyet duydu ve:
-Ben de sizle kalacağım, dedi.
Ancak bu karara asker ve tab'ası mani oldular.
Bir ismi de Tebi olan Humeyr, bunun üzerine Medine'de bu dörtyüz kişi için evler
yaptırdı. Onları evlendirdi. İhtiyaçlarını karşıladı ve içli bir bağlılık
mektubu yazarak kendilerine teslim etti.
-"Humeyr İbni Redi'den en büyük Resul ve son Peygaber Abdülmuttalib oğlu,
Abdullah oğlu Muhammed aleyhisselam'a sunulan mektup:
"...ben, senin nübüvvetine, bildirdiğin Allah'a getireceğin Kur'an'a iman ettim.
Dinin, yolun ve İbrahim Peygamber milleti üzereyim. İslamiyet namına tebliğ
ettiklerinin hepsi şimdiden can baş üzre kabulümdür. Olurki o saadetli zamanına
kavuşmazsam beni unutmamanı ve şefaatinden mahrum ve mahsun bırakmamanı
diliyorum."
Humeyr, mektubu mühürlü olarak alimlerden Şamul'a verdi: iyi saklaması için
ricada bulundu ve vasiyetini yaptı:
-O mübarek Peygamber'i görme devletine erersen mektubumu kendilerine ver; şayet
bu bahtiyarlığa eremezsen çocuklarına teslim et ve dikkatle sakllamalarını
güzelce tenbih eyle; onlar da kendilerinden sonrrakilere aynı vasiyeti yapsınlar
ve böylece emanetimi babadan oğula aktara aktara Peygamberlerin efendisinin
yüksek huzurlarına takdim etsinler!..
Tebi, bu vasiyetinden sonra hazır olanlarla vedalaşarak Medine'den ayrılıp gitti
ve bir zaman sonra da vefat etti.
Eshab-ı kiram; Allah'ın sevgilisine arkadaş, dost ve yardımcı olan o soylu
insanların bu dört bin alimin nesebinden geldiği anlatılır.
Mektup, elden ele geçe geçe Şamul'un yirmi birinci torunu olan Eba Eyyub El
Ensari'ye varacaktır. Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz de Mekke'den Medine'ye
hicret için yola çıkmışlardı. Medineliler o bayram havasında emaneti, bir an
önce sahibine ulaştırması için herkesin çok sevdiği Ebi Leyli'ye verdiler...
Ebi Leyli yollara düştü, bir konak yerinde Beni Selim kabilesinin misafiri oldu.
Resulullah da o an oradaydı; ama Leyli, tanıyamadı. Peygamberimiz O'nu görür
görmez:
-Ebi Leyli sen değil misin? buyurdular.
-Evet, benim; deyince
-Tebi'nin mektubu nerede? diye sordular.
Leyli şaşırmıştı:
-Siz kimsiniz; diyebildi ancak. Mutlaka ulu biri olmalısınız. Yüzünüzde büyüklük
işareti, sözünüzde huzur veren bir tatlılık var.
Eşi olmayan insanda rahatlatan bir tarifsiz tebessüm:
-Ben, Allah'ın Resulü Muhammed'im; mektubu getir. Ebi Leyli istenileni cebinden
çakararak tazimle uzattı...
Yüce Peygamber, mektubu yanındakilere okutttular ve:
-Merhaba Salih kardeşim, merhaba salih kardeşim, merhaba sahil kardeşim!.. diye
zamanlar ötesine seslenerek Humeyr ibni Redi'yi selamladılar.
IRMAK
N'ola tacım gibi başımda götürsem daim,
Kadem-i pakini ol Hazret-i Şah-ı Rüsulün
(1.Sultan Ahmed Han)
Ortalık toz duman.
Kopan fırtına; öylesine şiddetli ki, dalları ile yere kapanıp kapanıp doğrulan
ağaçları bile köklerinden söküp havaya savuracak gibi. Göz, bir karış ötesini
seçmiyor.
Bir ara amansız fırtına uslanır gibi olunca göğe doğru dönerek yükselen hortum,
sakin sakin tüten bir duman haline geliyor. Derken duman, bulutlara doğru
süzülerek gözden kayboluyor ve bu defa bir ateş yığını fark ediliyor.
Ve ab-ı hayat gibi pırı. pırı. bir ırmak.
Bir ses duyuluyor:
-Kim bu sudan adalet, ölçü ve güzellikle içerse kanar; kim hırsla kullanırsa
bela bulur!...
Bu rüya, Mürsed ibni Külal'i gecenin bir yarısında korku ile uykudan
kaldırmıştı.
Şanı dört bir yanı tutmuş olan bu padişah, uyandığında alanının boncuk boncuk
ter, saçlarının suya girmiş kadar ıslak olduğunu gördü... bir rüya hali
yaşamıştı ama neler görmüştü; rüyada ne vardı, hatırlamıyordu...
O, sabah, o gün ve daha kaç gün düşündüyse de rüyayı bir türlü hatılayamadı.
Hatırlayamadıkça da huzursuluğu arttı. Öyle ki bu yüzden devlet işleri bile
aksar oldu.
Aralarında oğlu ve kardeşi de bulunan kahinler dahi ona yardım edememiş; rüyanın
ne olduğunu bilememişlerdi.
Rüya, padişaha dert olmuştu. Başına bir şey geleceğinden korkuyordu. Bu halden
azıcık kurtulmak, can sıkıntısını atmak için birgün ormana ava çıktı.
Sık ağaçlar arasında zamanın nasıl geçtiği belli olmuyordu.
Herkesin kendini av heyecanına kaptırdığı bir anda mürsed ibni Külal, gördüğü
ceylanı avlama telaşı ile yolunu kaybederek askerlerinden uzaklara düştü.
...Saatler geçmiş, ne ceylanı vurabilmiş ne de yolu bulmuştu; açlık ve
bitkinliği son haddinden idi.
Bu vaziyette iken yorgun gözleri, ileride dağın eteğinde bir ev olduğunu
farketti.
Bütün kuvvetini toplayarak dağa doğru gitti; eve yaklaştığında kapıdan ihtiyar
bir kadın çıkarak O'nu hürmetle karşılayıp davet etti.
Mürsed, teşekkür ederek eve girdi.
Yaşlı kadının gösterdiği sedire oturması ile uyuyup kalması bir oldu...
Gözlerini açtığında baş ucunda bekleyen yirmi yaşlarında bir kız gördü. Kız
mürsed'e:
-Padişahım hoş geldiniz. Evimiz sizinle şereflendi. Geçmiş olsun; Allah sizi her
türlü dertten korusun.
Teşekkür ederim.
-Zatı devletleri yemek emrederler mi?
Misafir, bir an için "acaba bir oyuna mı geliyorum" diye düşündü. Kız
karşısındakinin tereddüdünü anladı ve:
-Padişahım, yüksek hatırınız hoşça tutunuz. Canımız uğruna feda olsun. Kılınıza
zarar gelmesini istemeyiz, deyince Mürsed rahatladı.
Küçük ve sade dağ evi huzur ve emniyet dolu idi. Ev sahibesi iyi, olgun ve
ölçülüydü...
Açık kapıdan süzülen rüzgar, baygın bir kır çiçeği kokusunu odaya taşıyordu.
Padişah sordu:
-Beni kabul eden yaşlı kadın anneniz mi?
-Evet, annemdir,
-İsminiz ne?
-Ufeyra!
-Benimkini de biliyor musunuz?
-Tabii padişahım. İsminiz Mürsed ibni Külal. Yalnızca isminizi değil gördünüz ve
derdine düştüğünüz rüyayı da biliyorum.
Padişah, heyecandan az kalsın ayağa fırlayacaktı. Zor hakim oldu kendine.
-Çabuk anlat, hemen!
Kız sükunetini bozmadan saymaya başladı... fırtına, duman, ateş ırmaktan
güzellik ve çirkinlikle içenler.
... Ufeyra söyledikçe Mürsed, tek kam hatırladı. Kuş kadar hafifledi. Sanki
kaybettiği çok değerli bir şeyi yeniden bulmuştu:
-Senin herhangi bir insan olmadığın belli. Öyle olsaydı zaten bu ıssız dağlarda
ne aradın. Ayrı ve üstün bir tarafın olmalı. O yüzden rüyamı yorumlamanı da
istiyorum. Bunu yapabilir misin?
-Ondan kolay ne var padişahım?
Bunu dedikten sonra, karşıdaki divanın kenarına oturarak anlatmaya başladı. Bal
renkli bir ikindi güneşi, küçük pencerenin camlarından girerek odayı bakıra
çalan mbir renge boyuyordu.
-"Fırtına ve hortom padişahlara işarettir. Duman; padişahı çekemeyenleri ima
deyor. Ateş; münafıklık demek. 'Irmak' yeni bir dinin geleceğine müjde; 'ses' o
dini tebliğ edecek Peygambere alamet, sudan güzel güzel içenler Peygambere tabi
olacakların sembolü, suyu hırsla kullananlar ise O'na isyan edecekler
manasındadır.
Mürsed, duyduklarından derin hayrete düşmüştü: Renkten renge girip çıktı. Hiç
işitmediği şeyler dinliyordu.
-O Peygamber nasıl biridir?
-Şu yerleri, şu gökleri yaratan Allah için söylüyorum ki O' hak Peygamberidir.
-Peki, geleceğini söylediğin Peygamber, insanlara neler bildirir?
Konuşmaya dışarıdan ötüşen kuşların sesi karışırken Ufeyra, hürmet uyandıran
ağır başlılığı ile cevaplandırdı:
-O, alehisselatü vesselam, insanları puta, taşa, toprağa tapmaktan vaz geçerek
herşeyi yoktan vareden ezeli ve ebedi Allah'a kul olmaya, namaz kılmaya, oruç
tutmaya, zekat vermeye, hacca gitmeye, güzel huy edinmeye ve günah işlememeye
çağırır.
Hangi millete mensuptur?
-Araptır ama kendi milleti de O'nunla savaşacaktır.
-Nasıl olur; kendi öz milleti onunla mücadele edecekse, dostu kim olacak?
-O, Allah'ın en mekbul kulu ve en üstün Resulü olan Muhammed aleyhisselamdır...
birinci dostu Cenb-ı Hak, ikincisi de O'na eksilmez imanlarla bağlı ve gözünü
kırpmadan canlarını yoluna feda edecek arkadaşlarıdır.
Gün, ufkun gerisine çekilirken orman ve vadiler derin ve koyu gölgeleri
örtünmeye hazırlanıyordu.
Mürsed, şimdi sevinçler içindeydi; hayırlı biri olmalıydı ki rüyada O'na bir hak
din ve Peygamberin geleceği haber verilmişti.
Vakit geç olmak üzereydi, yolun tarifini alarak teşekkür edip atına bindi; cins
at, öne doğru fırlamak için sabırsızlanırken Mürsed ibni Külal:
-Anne selam söyle; o davet etmeseydi bu güzel müjdeyi alamazdım!
-Güle güle padişahım; yolun açık olsun!
Rüzgar gibi uçan atlı, az sonra alaca renkli karşı tepelerden kaybolup görünmez
oldu.
HABER
Kimim var hazretinden gayrı, halim eyleyem i'lam,
Cenabındadır ihsan ve mürüvvet, ya Resulallah!
(II. Sultan Mahmud Han)
Bismillah!...
Seyf bin Zülyezen babasının elinden zorla alınan Yemen tahtına oturup O'nun
ruhunu şad ederken mülkün asıl sahibi Yüce Allah'ı andı ve nasip ettiği
galibiyetten dolayı hamd etti.
Dışarıdan perde perde yumuşayarak gelen zafer nağmeleri işitiliyordu.
Başşehir San'a'nın meydan ve sokaklarında insan cesedi, at ve fil ölüleri
görülüyordu.
Günlerce süren iç harpte asilere ağır kayıplar verdirilmiş ve devlet,
zalimlerden kurtarılarak meşru hükümdar Seyfi'in idasine girmişti.
Sokak ve meydanları dolduran buruk manzara işte bu mücadeleden kalmıştı.
Buna rağmen şimdi zulüm ve sıkıntı dolu günlerin çehrelerde derinleştirdiği
asabi çizgiler, yavaş yavaş yeniden gülmeyi hatırlıyordu...
Çünkü kan kusturan Ebrehe'den sonra kötülük örneği oğulları da yok olmuştu...
Yemen'de her şey normale dönüp devlet teşkilatı işlemeye başlayınca komşu
topraklardan temsilciler gelerek Sultan'a tebrik ve itimadlarını sundular.
Misafirler arasında başta reisleri Abdülmuttalib olmak üzere Kureyş büyükleri de
vardı. Ziyaretçiler, Seyf'e değerli hediyeler verdiler.


Geçim sıkıntısı, son haddinde:
Araplar, yiyecek bulamıyor.
Kıtlık arttıkça artmakta...
İşte; tam o sırada herkesin, açlıktan bir bir ölüp gideceği düşünülürken, bir
mucize oldu; bir bolluk, bir zenginlik... kumlardan nimet fışkırıyor gibi.
Kıtlığı, bolluğa çeviren bu mucizeye sebeb, Muhammedi nur'un anneye geçmesi.
Muhammedi nur'un anneler annesine geçmesi ile de kavruk çölde muazzam değişiklik
ve bereket.
Ticaret canlı, piyasa hareketli. Abdullah da bir Kureyş kervanı ile taşraya alış
verişe gidiyor. Ama Abdullah; on sekiz yaşındaki o güzelim delikanlı bunun son
yolculuğu olduğunu; geri dönerek hanımı ile doğacak çocuğunu göremeyeceğini
nerede bilebilirdi... Alınan alındı, satılan satıldı ve kervan dönüşe geçti.
Medine'ye gelmişlerdi ki, o genç ve dinç Abdullah, birdenbire hastalandı... kısa
bir rahatsızlık ve dayılarının evinde bu dünyaya veda...
Melekler, hayrette...
-Ya Rab! Resulün yetim kaldı!
Yüce Alalh, cevap verdi:
O'nun koruyucusu ve yardımcısı benim!...
......................
Acı haber Mekke'ye tez ulaştı. Amine ile baba Abdülmuttalib ve kardeşlerde
üzüntü derin ve büyük. Ağabey Haris, Medine'ye vardığında Abdullah, Dar-ı
Nabiga'da bir tümseğin altındadır.
Herşey fani ve boş...
Baki olan Allah; güzel olan, gelen sevgili...
Kederli Amine, hamileliğinin altıncı ayında bir rüya görüyor. Rüya değil bir
hal; bir hakikat. Bir adam, mübarek anneye nasihat vermekte:
-"Ya Amine! Tereddütsüz inan ki sen insanların en hayırlısına hamilesin.
Doğduğunda ismini Ahmed veya Muhammed koy!"
Bu bir ilahi müjde.
Amine, rüyada kendisine söylenene sadık...
Zaman akıyor...
Nihayet vakit tamam.
Ayı ve günü ile eksiksiz ve kusursuz an...
Hicretten elliüç sene evvel, Nuşirevan hükümetininin kırk ikinci yılı, fil
vak'asından iki ay kadar sonra Rabiulevvel ayının onikisi ve miladi 571 tarihih
yirmi nisanı... nisan ki mevsimlerin en güzeli, baharın en gözde ayı.
Nisan'ın 20'si; zamanın olgun bir çağı ve tabiatın renk ve koku çağlayanına
dönüşmesi...
Sabaha karşı.
Güneş, henüz doğmamıştı; tan yeri ahenk ve ihtişamla ağrıyor...
Günlerden Pazartesi. Pazartesi, hayatlarında dalma dönüm noktası... doğumları,
Hacerül Esved taşını yerine koymaları, Peygamberlik gelişi, Hicretleri,
Medine'ye varışları, vefatlır hep Pazartesi günleri... Ani bir ses yankılanması.
annede korku. Korku ile beraber beyaz bir kuş ortaya çıkıyor ve şefkatli
kanatları ile Hazret-i Amine'nin sıtını sıvazlıyor. O dakika korkunun yerini
kalb huzuru ve gönül rahatlığı alıyor. Ama susamamak mümkün değil; dili damağına
yapışıyor; gaipden beyaz bir kab ile süt gibi ak bir şerbet uzatılıyor. Baldan
daha tatlı bu soğuk şerbeti içtiği an susuzluğu diniyor ve kendisi ile birlikte
evi bir nur kaplıyor. Nasibli mekana gök delinmişcesine sağnak sağnak nur
yağmakta.
Allah'ın Sevgilisi'nin doğumu ile dünyayı şereflendirdiği mübarek ve muhteşem
an.
Amine'de hamilelik ve doğumdan dolayı ne bir ağrı, ne sızı var.
Meşhur Abdi Menaf kızları gibi hurma misali uzun boylu, narin yapılı, güneş
yüzlü huriler odayı doldurmuş, genç anne ve biricik bebeğe hizmet veriyor.
Mübarek Peygamberimiz, doğar doğmaz başı secdede:
-Lailahe illallah, inni Resulullah / Allah'dan başka ilah yokdur ve ben O'nun
resulüyüm.
Alnı secdede ve şehadet parmağı havada...
Ve udaklarında bir cümle.
-Ümmetim, ümmetim!
Bebek, melekler tarafından sünnet edilmiş, göbeği kesilmiş ve tertemiz.
Bu esnada göklerden yere perde gibi upuzun bir kumaş sarkıyor.
... ve bir ses:
-O'nu insanlardan gizleyin!
Annenin etrafında melekler. Anne terliyor. Fakat cildinden ter değil, miskten
rayihalar yükselmekte.
Ve bir sürü kuş. Zümrüt gagalı, yakut kanatlı bu kuşlar, bir yere konmadan
havada duruyor ve; gümüş ibrikler taşıyorlar.
Amine'nin gözünden perde kaldırılmış. Bir uçtan bir uca kainat nurla dolu; ta
Busra köşkleri görünüyor. Ve üç bayrak; Biri doğuda, biri batıda, biri Kabe'nin
üzerinde. Annelerin en azizi, görüyor bunları. Sonra nurdan bir beyaz bulut,
yavruyu alıp gözden kayboluyor.
Bulut giderken bir ses:
-O'nu doğudan batıya kadar gezdirin. Paygamberlerin doğduğu yerleregötürün ki
bereket hasıl olsun ve dualarını alsın. Atası İbrahim aleyhisselam'a arz etmeyi
unutmayın. Ayrıca denizlerde de dolaştırın. Bütün alem ismi ve cismi ile
kendisini tanısın!
Bir zaman sonra, Peygamber efendimizi kundaklı halde geri getirdiler. Elinde üç
tane analtar var:
Peygamberlik,
Zafer ve
Şeref sembolü üç anahtar.
Az bir zaman geçmişti ki öncekilerden de büyük, yine bulut şeklinde bir nur daha
yere indi. Buluttan kuşların kanat çırpışı ve at kişnemeleri işitiliyor.
Nur, aziz bebeği alıp uzaklaşırken bir nida:
-Muhammed aleyhisselam'a cin ve insanları takdim edin; ve O'nu peygamberlerin
ahlak denizinde yıkayın. Az bir zaman sonra onsekizbin alamin sultanını, saf ve
tatlı zülal suyu damlayan bir ipeğe sarılı olarak geri getirdiler. Adem
aleyhisselam'ın temizliği, Nuh aleyhisselamın inceliği, İbrahim aleyhisselam'ın
dostluğu, İsmail aleyhisselam'ın lisanı, Yusuf aleyhisselam'ın güzelliği, Yakub
aleyhisselam'ın müjdesi, Eyyub aleyhisselam'ın sabrı, Yahya aleyhisselam'ın
zühdü, İsa aleyhisselam'ın cömertliği O'na verilmişti.
Gün yüzlü üç kişi göründü. Birinin elinde misk dolu gümüş bir ibrik, brinde
yeşil zümrütten bir leğen, üçüncüsünde ipek bir kumaş vardı. Bunlar evin dört
köşesine birer sancak diktiler ve:
İşte dünyanın dört bucağına misal! O, hangi tarafa gitse bu sancak elinde
olacaktır, dediler. Sonra da mübareğin baş ve ayaklarını zümrüt leğende
yıkadılar. Bir ses duyuldu:
-O'nu Kabe'ye götürün; Kabe'yi O'na kıble yapacağım! Ve O'nu ipek bir kumaşa
sararak güzel bir kundak yaptılar. Üçüncü kişi, kundağı kısa bir müddet kolunun
altında tuttu.
...Cennetin hazinedarı Rıdvan ismindeki melek olan bu üçüncü şahıs, daha sonra
efendimize:
-Ya Muhammed! Bütün Peygamberlerin ilmi sana verildi. Şecaat meş'alesi senin
üzerinde yükseldi, zaferin anahtarı eline tutuşturuldu. Senin heybet ve azametin
göklerden duyuldu. Müjdeler olsun! Her kim adını yüreği titrer ve kalbine korku
düşer. Sana müjdeler olsun! Müjdeler olsun ki yüce Allah, bütün iyi huyları ve
güzel ahları sana verdi, dedi ve başına güzel koku sürdü, saçını taradı,
gözlerini sürmeledi ve bebekle birlikte gözden kayboldu.
...aradan üç gün geçmiştir. Bebek görünürlerde yok; bir kaç yardımcı hanımın
dışında Amine'nin akrabalarından da kimse görünmüyor.
Anne merak ve endişe dolu...
O merak ve endişe ile çocuğunu düşünürken Rıdvan, Sevgili Paygamberimizi geri
getirdi. Yüzü, ayın ondördü gibi parlak ve misk kokuyor. Melek:
-Bütün yeryüzünü O'na arzettim. Adem aleyhisselam'a götürdüğümde insanların
babası, bebeği bağrına basarak "sana müjdeler olsun! Sen, senden önce ve sonra
yaradılmışların efendisisin" dedi, diyerek olanları anlattı ve bir an
kayolduktan sonra, tekrar görünüp bebekle konuştu:
-Ey dünya ve ahiretin en makbulü! Yolların en güzeli senin yolun! Ümmetin
kıyamet günü seninle haşrolunacaktır! müjdesini verdi ve uzaklaşıp gitti...
Allahümme salli ala seyyidina Muhammed...
Yerde Gökte Övülen
ismi söylenecek dillerde ebed
muhammed mustafa, mahmud ahmed
(Muallim m. Receb efendi)
Büyükbaba Abdülmuttalip, doğum sırasında Kabe-i şerif'te Allahü teala'ya dua ile
meşguldür. Kabe'nin birden bire makam-ı İbrahim'e doğru secde edip doğrulduktan
sonra düzgün bir lisan ile:
-Allahü ekber! Muhammed, beni putlardan temizliyecektir! dediğine ve bu
konuşmadan sonra da Hübel ismindeki en iri putun yüzüstü yere düştüğüne şahid
oldu.
Kulağına hafiften bir ses geliyor:
-Bu gece Amine'nin oğlu oldu. Çocuğun üzerine rahmet bulutları indi. Kudüs'ten
bir leğen getirerek O'nu yıkadılar. Muhammed, insanları inkar kanlığından
hidayet aydınlığına kavuşturacaktır. Hak teala, O'nu, alemlere rahmet olarak
gönderdi. Ey melekler! Şahid olun ki, O'na bütün hazinelerin anahtarı verildi.
Doğduğu günü unutmayın.O gün, kıyamete kadar bayramınız olsun!
Görüp, işttiklerinden şaşkınn dönen Abdülmuttalib, kendini bir an uykuda sanır
ama; değildir. Bir süre dili tutulur. Derhal dışarı fırlar. Safa'dadır. Safa
tepesini yükselmiş, Merve tepesini hareketli olarak görür. Bir ses duyuyor:
-Ey Kureyş'in efendisi, neden korkuyorsun?
Ama cevap verecek mecal nerede? O şaşkınlıkla yola koyulur. Eve yaklaştığında
damda kanatları ile çatıyı örtmüş bir beyaz kuş görür. öyle beyaz ki, nurundan
Mekke dağları parlıyor.
Garip olaylar... gariplik üstüne geriplik. Kapıda ise bir beyaz bulut. Bulutta
kim bilir ne var? Abdülmuttalib içeri giremiyor. Çaresiz bir müddet oturup
bekleyecektir. Yakıcı bir güzel koku genzine dolmakta. Ancak bu bekleme nereye
kadar? Kapıya yönelir ve bir kaç kere hızla vurur:
-Çabuk aç Amine! olanlardan aklımı kaybedeceğim! Kapı açılır! Abdülmuttalib,
Aminenin alnında nuru göremeyince sorar!
-Nura ne oldu kızım?
-Doğum yaptım; nur, oğluma geçti babacığım. Ve doğum esnasında çok tuhaf şeyler
yaşadım.
-Ama sende doğum yapmış bir kadın hali yok ki!!.
-Evet doğru. Baştan başa inanılmaz hadiseler içindeyim. Mesela damda gördüğün o
beyaz kuş, bebeğe süt vermek için benimle mücadele etti...
-Öyleyse torunumu getir göreyim!..
-Şimdilik imkansız!.. Demin biri gelerek O'nu zümrüt bir leğende yıkadı ve "Üç
gün kimseye gösterme" diye emir verdi...
Yaşadıkları ve duydukları ile Abdülmuttalib, kendini kaybetmiş gibi idi;
kılıcına davrandı.
-Çabuk çocuğu göster yoksa ya seni ya kendimi helak edeceğim, diye hiddetlendi.
Amine, kayınpederinin ısrarı üzerine çocuğunun götürüldüğü evi tarif etti.
Abdülmuttalib, elinde kılıç ve heybetli biri duruyodu; niyetini anlayınca
Abdülmuttalib'in üzerine yürüdü ve:
-Çabuk buradan savuş! Hiç kimse üç günden önce O'nu göremez. Çünkü bütün
meleklerin ziyaret etmesi lazım, diiyerek büyükbabayı geldiği gibi geri çevirdi.
Abdülmuttalib'i; o cesur insanı korku ve titreme kapladı ve hatta kılıç, elinden
kayıp yere düştü. Hemen Kureyş'e gidip başından geçenleri nakletmek istedi ise
de yedi gün dili tutuldu ve tek kelime konuşamadı. Aynı şekilde bu yedi gün
içinde dünyanın diğer idarecileri de lal olacak ve onlar da konuşamayacaktır.
........................
Mekke'de Safa tepesi civarındaki Haşimoğulları mahallesi; bugün "Mevlid Sokağı"
denilen baba evinde yaradılmışların en üstünü alemi aydınlatırken bu mes'ud anın
şahidleri de vardır:
Doğumdaki hanımların biri, Peygamberimizin halası Safiye hadun'du.
-O'nun doğumunda Amine'nin evinde idim.Altı ayrı mucizeyi yaşadım.
-Doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etti.
-La ilahe illallah ini Resulullah, dedi.
-Sacdede bir şey söylüyordu sanki. Yaklaşıp dinlediğimde "Ümmetim, ümmetim"
dediğini işittim.
-Orada öyle bir nur parladı ki her taraf ışık içinde kaldı. Yavruyu yıkamak
istediğimde; "ey Safiye zahmet etme; biz O'nu yıkanmış olarak gönderdik.!"
şeklinde meçhul bir duydum.
-Sünnet olmuş ve göbeği kesik idi.
-Kundak yapacağım sırada sırdında bir mühür gördüm. Kürek kemiklerinin arasında
ve iri bir ben büyüklüğünde olan bu mühürde tüylerle.
"La ilahe illallah Muhammedün Resulullah yazılıyordu.
.....................
O gece ben de Amine'nin yanındaydım. Doğum sırasında bir an semaya baktım.
Yıldızlar yeryüzüne el uzatıp toplanacak kadar yakındı. Doğumu takiben dört
yanımızdan öyle bir nur fışkırdıki her şey kayboldu; bir nur denizinde gibi
idik". Bunlar da Osman bin ebi As'ın annesi Fatıma-i Sekafi hanıma ait cümleler.

şifa hatun ise efendimizin ebesi... elime geldiğinde yalvarıp durmaya başladı.
Bu sırada gaibden bir ses duydum: (Yerhümüke Rabbüke) hitabı ile bebeğe dua
etti. Ve derhal bur nur zuhur etti. Bu nur sebebi ile bir anda çatı ve duvarlar
yok oldu. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna her şey gözümüzün önünde idi. Binlerce
kilometrelik uzaklıktaki Şam'ın köşkleri açık-seçik görülüyordu. Korkup
titremeye başladım Ötelerden sesler geliyordu:
-Bu güzeller güzeli çocuğu nereye götürelim?
-Bir tahtı revana bindirerek bir göz kırpacak zamanda bütün bürek yerleri
gezdirip getirelim.
Bu konuşmanın ardından sakinleştim. Biraz sonra yeniden sesler duyuyordum:
-Bu göz nuru çocuğu nereye götürdünüz?
-Doğunun bütün kudsi makamlarını gezdirdik. İbrahim aleyhisselam, O'nu bağrına
basıp dua ettikten sonra şöyle dedi: "Ey evladım! dünya ve ahiretin izzet ve
şerefi sana verildi. Sana ne mutlu. Peygamberliğini tasdik ve yolunu tercih
edenler kıyamet günü seninle birlikte dirilecektir." Bu işaretlerin ilahi
manalar taşığı belli idi... "Acaba ne olacak?" diye yıllarca merak ettim.
Nihayet peygamberliğini açıklayınca o ihtiyar yaşımda hiç duraksamadan tebliğ
ettiği dini kabul ettim ve ilk mü'minlerden oldum.
Abdulmüttalib, eve geldiğinde doğumun üzerinden üç gün geçmişti. Çocuğu görüp
sevdi ve gelini ile hangi ismi koyacaklarını konuştu... Amine, hamile iken
gödügü rüyada:
"-Sen, insanların en hayırlısı ve kainatın efendisine hamilesin. O- dünyayı
zinetlendirdiği zaman "hasedçilerin şerrinden korunması için bir olan Allah'a
sığınım" diye dua et ve Ahmed ve Muhammed ismini ver" dendiğini anlattı ve
kindisinin Ahmed'i tercih ettiğini söyledi; anne, devamla doğum sırasında
gördüğü harikuladelikeri naklediyor: O anda her taraf nurla dolu ve gözümden
perde kalkmış; uzaklar yakın olmuştu. Şam ve Busra'nın çarşı ve sarayları; hatta
Busra'nın develeri gözler önünde.
Dede ise yavruya Muhammed ismini koydu. Böylece ilahi murad yerini buldu ve O'na
o güne kadar kimseye nasip olmamış bir isim verildi.
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine yedinci gün bütün Mekke halkına üç gün
süreyle ziyafet verdi. Bu ziyafetten başka bir de her mahallede develer
kestirdi. Yemeğe gelenler "Muhammed" ismini duyunca atalarında böyle bir
geleneğe tesadüf edilmediği için sebebini sormaktan kendilerini alamadılar.
Dede:
-Yerlerde ve göklerde tanınsın ve övülsün istidim; ve bu ismi koydum.
Daha sonra torununu alarak Kabe-i şerif'e götürdü. Yavrucak dedenin kollarında
mışıl mışıl uyuyor. Abdülmuttalib, ziyaret ve duadan sonra yetime içli bir şiir
söyleyerek sevgili efenidimizi annesine getirdi ve gelinine:
-Ey benim asil gelinim, çocuğu iyi koru! torunumun şanı yüce olacaktır. Dikkatin
hep üzerinde olsun! Aman gafil olmayasın! tenbihinde bulundu.
Peygamberimizin dünyayı teşrif etmelerinin ertesinde yahudilerde telaş ve üzüntü
müşahede ediliyordu. İsmi "Ahmed" olan ahir zaman peygamberinin doğacağını
tevratta okuyor, alimlerinden dinliyor, kahinlerden haber alıyor ve doğumun
vukuuna dair emareleri gözlüyorlardı...
Beklenen yıldız doğmuştu. Acaba dünyaya gelen bebekte öbür işaretler de
varmıydı?
... evet onlar da vardı. Gelen haberlerde çocuğun, nur yüzlü, sünnet olmuş ve
göbeği kesik oldu4u bildiriliyor; bir bulutun gelerek kendisini götürdüğü ve üç
gün halka gösterilmediği ilave ediliyordu...
-Tevratın yazdıkları doğru çıktı, dedi yahudi alimleri...
Bir musevi ise çocuğu görmek istedi... Hane-i saadete geldiler. Bebeğin
gözlerine bakar bakmaz adam, kendini kaybetti. Aklı başına gelip yerden
doğrulurken hazır bulunan Kureyşlilerin alaylı alaylı güldüklerini görünce öfke
iele bağırdı:
-Ey Kureyş mensupları! Ey Kureyşliler! Tevrat hakkı için söylüyorum; bana kulak
verin! Gördüğünüz bu çocuk işte o peygamberdir. İsmi maşrıktan mağribe kadar
yayılacak ve sizi... evet, sizi kılıçla yola getirecektir! Nübüvvet,
israiloğullarından gitti artık, kahkahalarınıza devam edebilirsiniz!. diyerek
orayı terketti.
Yine aynı günlerde bir sabahın er vaktinde bir tepede bir grup yahudinin
feryadu-figanına şahid olunuyordu... ortada bir yadi, çevresinde dindaşları bir
söylüyor, bin döküyorlardı. Görenler şaşkın:
-Hayrola, ne oldu, ne var böyle kendinizi paralıyorsunuz?
-Ah, aah!.. beklenen gün geldi; kızıl yıldız göründü. Bu yıldız ne zaman doğsa
bir peygamber dünyaya gelir. Demek ki, Muhammed doğdu. Daha ne olsun?
Peygamberlik bizden gitti.
Soranlar gülüşerek yanlarından ayrıldılar.
Musevilerin ağızlarını bıçak açmıyordu. Bir yahudi, yolda Abdülmuttalib'i gördü:
-Ey Kureyş reisi, çocuğa ne isim verdiniz?
-Muhammed...
-Öyle mi! demek öyle? diyerek mırıldandı... Paygamber olduğuna dair üç delil bir
araya geldi; kızıl yıldızın doğması, isminin Muhammed konması ve üçüncüsü de
asil bir aileden olması.
Aynı günlerde Medine sokaklarında da bir yahudi saçını başını yoluyordu.
Evet, O ebedi sultan doğdu....
O doğdu; Şam'da bin seneden bu yana akmayan Save nehrinin kuru yatağı su ile
doldu, taştı.
O doğdu; ateşgedenin söndüğü gece İran hükümdarı Kisra'nın eşsiz güzellikteki
sarayının ondört kulesi yıkıldı.
O doğdu; doğduğu gece Kisra'nın sarayının kulelerinden başka Dicle kıyısındaki
nefis sulara battı ve Kisra, canını zor kurtardı.
O doğdu; devrin ileri gelenleri garip garip rüyalar gördüler.
Rüyaların, Şam'an Irak'ın, İran'ın,Dicle'nin, Fırat'ın İslamın mülkü olacağını
haber verdiğine dair en namlı kahinler yorumlar yaptı.
O doğdu; insandan gayri bütün mahlukat O'nu emzirmek için yarışa girdi.
...Ve O doğdu; büyücüler gelecekten haber vermezler oldular.
Aleyhissalatü vesselam.
Doğumu ile cihanı aydınlatan o nura selam olsun. O doğmasaydı;
Ya O doğmasaydı!..
Biz ne olurduk?
SÜTANNE
CANIM KURBAN OLSUN SENİN YOLUNA
ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL MUHAMMED
(Yunus Emre)
Beni Sa'd aşireti,arablar arasında şeref ve cömertliği ile nam yapmış bir
kabile; arapçayı çok mükemmel bir şekilde konuşmaları ise diğer meziyetleri.
Peygamber efendimizin doğduğu tarihlerde görülmemiş bir kuraklık ve bu
kuraklıkla gelen kıtlık,Beni Sa'd yurdu Badiye taraflarında ne varsa silip
süpürmüş. Midelere günlerce bir şey girmediği vaki. Anneler, çocuklarını
doyuramıyor. Ağaçlar dahi kupkuru.
Açlık, böyle herkesi dize getirmişken bu kabilemin Züveyb oğullarından Halime
ismindeki hanım, bir çocuk doğurdu. Ama kadıncaız bitkin. Doğum rahatsızlığı ve
açlık, kolunu kanadını kırmış... beden ve şuur uyuşmuş gibi. Günlerdir aç.
Yerle-gök, gece ile gündüzü ayıramaz halde. Böyle iken yine de sızlanmıyor.
Allah'tan gelene razı. Tevekkül ve teslimiyet içinde.
Halime, bir gece sahrada bitkinlikten uyuya kaldı. Gökyüzünde ışıl-ışıl
yıldızlar kaynarşırken O, başını koyduğu kumlarda bir rüya görüyor:
"Bir adam, önce kendisine buz gibi bir su veriyor ve sonra soruyor:
-Beni tanıdın mı?
-Hayır!
-Ben, senin sıkıntılı zamanlarda ettiğin hamd ve şükürüm. Ey Halime; Mekke'ye
git! Oraya gidersen kazancın çok yüksek olacak; bir nuru evlad edineceksin,
dedikten sonra rızkının bolluğu, sütünün çokluğu için dua etti."
Uyandığında karnında bir tokluk ve halinde bir dinçlik hissetti. Ancak; kabile
mensublarının, açlıktan çıkardığı iniltiler insanı, perişan ediyordu.
Halimelerin çelimsiz bir merkeb, sütü çekilmiş bir deve ile bir miktar koyun ve
keçileri bütün servetlerini meydana getiriyor.
Halime'nin sütü, yeni doğmuş olan Damra'ya yetmediğinden bebek aç kalıyor ve
ağlaması ile anneyi geceler boyu uyutmuyor.
..................
Beni Sa'd aşiretinin çocuk emziren hanımları, ilkbaha ve sonbaharda Mekke'ye
iner; her kadın bir bebek alır, ona sütannelik eder, terbiye ve yetişmeleri ile
meşgul olur; Badiyenin güzel suları ve kekik kokan yayla havasında serpilip
gürbüzleşen çocuklar, bir kaç sene geçince ailelerine geri verilir ve
karşılığında bol kazanç elde ederlerdi... bu, öteden beri sürüp gelen bir
adetti. Böylece hali vakti yerinde olan aileler, çocuklarını Mekke'nin bunaltıcı
havasından kurtarak, daha iyi bir iklimde ve mürebbiyeler nezaretinde
büyütürlerdi...
O günlerde kabilenin genç hanımları, sütannelik yapacakları bebek bulmak üzere
Mekke'ye doğru yola çıkma hazırlığında.
Kafileye katılan Halime ve kocası, yanlarına çocukları ile merkep ve deveyi de
aldılar.
...................
Kervan, kona-göçe şehire doğru yürürken, gaibten bir ses geliyor:
-Ey Beni Sa'd kadınları, çabuk olun; çabuk olun ki Mekke'de doğan eşsiz çocuğu
göresiniz.
Bu sözleri duyan Beni Sa'd'ın genç hanımları daha hızlandılar.
Halime, merkebin üstünde, önünde Damra. Hayvan açlıktan zor yürüyor. Bitkin ve
mecalsiz.
Haris, hanımını uyanıyor:
-Gayret, daha çabuk Halime! Kervanın şehre varmasına bir şey kalmadı; bizse hala
buradayız. Öbür kadınlar eşraftan çocukları alacaklar. Korkarım eli boş
döneceğiz. Sonra müteessir olursun.
Halime hatun, ne kadar uğraştıysa arkadaşlarına yetişemedi.
O, böyle yolları aşmak için didinirken, sağından solundan sesler geliyor. Yine
meçhul, yine ümid veren yeni heberler taşıyan sesler:
-Müjdeler sana Halime! O nuru emzirme saadeti senin olacak...
Kervan, arayı açmıştı! Halimeler çok geride.
Bir dağın eteğinden geçiyorlar. Sarp dağ yarığından upuzun boylu biri, Halime'ye
görünüyor. Elinden bir mızrak var. Halime ürküntülü. Adam elini merkebin üstüne
koyarak konuşuyor:
-Ey Halime; Hak teala sana müjdeler yolladı. Ben seni şeytandan ve düşmandan
korumakla vazifeliyim...
Mızraklı şahıs kayboluyor.
Halime kocasına:
-Benim görüp işittiklerimin farkında mısın?
-Değilim ama korkular geçirdiğini anlıyorum.
Şimdi, kervandan iyice kopmuş olan karı-koca, deve ve merkeplerine az daha hız
vermeyi başararak, geceyi Mekke'ye üç kilometre kadar mesafede olan bir handa
geçirdiler.
Yorgun yolcular, erkenden yataklard. Halime, yine bir rüya görüyor. baş ucumda
yeşil bir ağaç. dalları ile O'nu gölgeliyor. Ağacın ortasından ikinci bir ağaç
uzuyor; bol meyveli bir hurma bu. Beni Sa'd kızları Halime'nin etrafında pervane
olmuş dönüyor ve bir taraftan da tatlı tabessümlerle O'na iltifatlar
yağdırıyorlar.
-"Sen bizim melikemizsin, sen bizim sultanımızsın."
İkinci ağaçtan bir hhurma tanesi yanına düşer. Hurmayı alıp yiyen Halime, ondaki
lezzeti efendimizi emzirinceye kadar, damağında duymaya devam edecektir.
Rüyayı kimseye açmaz. Belli ki bir şeyler olacak, bir şeyler yaşanacak. Meshul
sesler, yalnız O'nun gözüne görünen insanlar, tadı uyanıkken de devam eden
rüyalar!.. Bu sebeple rüyasını açıklamaz; herşeyi seyrine bırakır.
Ertesi sabah bir Pazartesi. Yine yoldalar. İşte, Mekke, kerpiç evleri ile yavaş
yavaş ufuktan yükseliyor.
Cenab-ı peygamber sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, dünyaya gelince
kendilerini ilk bir hafta kadar anneleri; dört aya yakın da Ebu Leheb'in
cariyesi Süveybe hatun, oğlu Meshur'la emzidi.
Ebu Leheb, dünyaya gelen inci tanesinin amcası Süveybe, mevlid vuku bulunca,
hemen efendisine koşarak "bir yeğeniniz oldu" diye müjde veriyor. İleride
amansız bir İslam düşmanı kesilecek olan Ebu Leheb, sevinçli. Bu sevinç sırf
akrabalık sebebiyle de olsa, Habibullah'ın dünyayı teşrifine sevinmesi O'nun,
cehennemde Pazartesi günleri azabının hafiflemesine yol açacak; ve yeğeninin
doğum gününde, parmaklarının rasından akan suyu emerek sükunet bulacaktır.
Evet! Ebu Leheb keyifli. Bir yeğeni olmuş; sülelesi bir kişi daha kazanmıştır.
Bu keyifle Süveybe'yi azad etti. Süveybe, artık hür bir kadan. Sevgili
Peygamberimizin alemlere rahmet oluşundan ilk istifade eden insanlardan biri
sütannelerden Süveybe Hatun. daha önce Hazret-i Hamzay'ı sonradan da Ebu
Seleme'yi emziren şanslı kadan.
Ancak O mübarek çocuk, her Mekke'de kalamaz. Adet gereği O'nun da gelen süt
annelerden biri ile anlaşılarak yaylalara gönderilmesi lazımdır.
Abdülmuttalib, Kureyş'in emiri olsun da torununu bunaltıcı Mekke sıcağında
büyütsün. O narin yavru, bu iklime nasıl dayanır; kendisi nasıl tahammül
ederdi?!..
Nitekim asil insanlar diyarı Beni Sa'd'dan çocuk arayan hanımlar da
gelmemişmiydi?
Muhammed aleyhisselam'ı hemen bütün hanımlara teklif ettiler; ama babasının
hayatta olmadığını anlayınca "hem babası yok, hem malı; anne ile dede ne
verebilir ki" diye düşündüklerinden iki cihan Sultanı'nı kabul eden olmadı.
Herkes, babası zengin çocuk peşinde; herkes, babadan ücret bekliyor. Halbuki O
yetimin ücretinin madde ile ifadesi mümkün değil. O'nun mükafatını Allahü teala,
ihsan edecektir.
Her Beni Sa'd'li hanım, iyi halli bir aile çocuğu bulduktan nice sonra Halime ve
kocası Mekke'ye gelebildiler.
Üstelik Damra da hasta. Hatta hayatından ümid kesmek üzereler. Fakat Mekke'ye
vardıklarından yavru gözlerini açar ve annesine gülümser. Halime hatun, Damra'yı
kocası ile kızı Şeyma'ya bırakarak şöyle hali vakti yerinde bir ailenin çocuğunu
aramaya koyulur... ama ne gezer. Arkadaşları, ne kadar zengin çocuğu varsa alıp
götürmüşler. Halime üzgün. Hatta geldiğine, bu kadar meşakkati çektiğine pişman.

İyi de Halime, niçin duyduğu sesleri, gördüğü adamı, gördüğü rüyayı hatırlamaz?
 
Badiye Yaylası
HAZRETİ HAK OLUNCA MEDDAHIN
NİCE MEDH EYLEYE, SENİ YAHYA
(Şeyhülislam Yahya Efendi)
Emzirecek çocuk almamış olan hanım kaldı mı?
Halime hatun, çaresizlikten tan bunalmış bir anda iken karşıdan gelen yaşlı biri
böyle sesleniyordu... Badiyeli hanım duraladı. Ümid ve itimad veren tavrı; soylu
hali ile dikkati çeken bu adam kim ki? yanındakilere soruyor:
-Kim bu zat?
-O Kureyş'in efendisi Abdülmuttalib'dir.
Verilen bu bilgi üzerine Halime, Abdülmuttalib'e giderek kendisini tanıtıyor ve
çocuk bulamadığnı arz ediyor.
Yaşlı adam, hanımın ismini Halime ve aşiretinin Beni Sa'd olduğunu işitince
tebessüm ederek:
Sende iki haslet biraraya gelmiş kızım,diyor. İsmin yumuşaklık, aşiretin mübarek
manasını taşıyor. Zaten bu dünya ve öte dünyanın kıymeti bu iki güzelliktedir...
ey Halime! Benim yetim bir torunum var. senin bütün arkadaşlarına söyledim,
babası olmadığı için almadılar. Emeklerinin boşa çakacağını, ellerine birşey
geçmeyeceğini tahmin ediyorlar, yanıldılar tabii.
 
-Efendim müsaade ederseniz kocama gidip danışayım.
-Serbestsin. Seni asla zorlamıyorum, diyen gün görmüş ihtiyar, Badiye'li kadına
izin verdi.
Bir solukta kocasına gelerek vaziyeti anlattı. Halime'nin yeğeni de o sıraa
yanlarına gelmişti.
Haris, hanımı dinledikten sonra:
-Halime hemen git ve o çocuğu getir! Allah, bekli de o yetim sebebiyle bize
hayır ve bereket verecektir. Başkalarının almasından endişeliyim; vakit
kaybbetme.
Fakat Halime'nin kardeşioğlu zihin bulandırdı:
-Yazık oldu. Beni Sa'd'ın öbür kadınları, hizmetleri sonunda yüzlerini
güldürecek evlerden çocuklar topladı; siz ise kendinize yük olacak babasız
birini alıyorsunuz, demez mi!
Halime, bir an tereddüde düştü... gitse mi, gitmese mi? Ses kafasında yaklaşıp
uzaklaşıyor "yük olacak babasız biri..."
O böyle kararsız iken kalbine bir ilham doğdu.
-"Eğer o yavruyu kabul etmezsen ölünceye kadar iflah olmazsın..."
Halime, düştüğü vesveseden hemen sıyırılarak niyetini bozan genci cevaplandırdı:
-Arkadaşları birer çocukla giderken Halime'nin eli boş dönmesi yakışır mı?
Vallahi O'nu alacağım. Varsın babasız olsun; dedesi de mi yok? O zatın büyük bir
insan olduğu belli. Rüyamın müjdeler taşıdığı inancındayım, aklımı çelme!...
Bunu der demez, doğru kendisini beklemekte olan Abdülmuttalib'e koştu ve çocuğu
götüreceğini söyledi.
-Ey Halime oğlumu emzirmeyi kabul ettin, öyle mi?
-Evet kabul ettim!
Dedenin içi sevinçle doldu. Hemen şükür secdesine vardı, torunu ile Halime
hatun'a dualar etti ve sütanneyi, özanneye götürdü.
Eve girdiklerinde yüzü ayın ondördü gibi nurlu Hazret-i Amine'yi gören
Halime'nin gözleri kamaştı.
Abdülmuttalib, Misafiri gelinine takdim ediyor. Aziz anne, Halime'yi sıcak bir
alaka ile karşılayıp, izzet ikram ettikten sonra bir ara:
-Üç gün önce bana biri gelerek "Oğluna sütanneyi Beni Sa'd kabilesinin Züveyb
oğullarından tut" diye tenbihledi. Siz kimlerdensiniz?
Halime:
-Beni Sa'd bin Bekr Kabilesindenim. Babam Züveyb oğullarındandır.
Bunun üzerine Hazret-i Amine, misafirinin elinden tutup yavrusunun olduğu odaya
götürür... sütanne, nebiler sultanını gördüğü ilk anı bilahere şöyle tasvir
edecektir.
Süt gibi beyaz bir sofa sarılmış; altına bir yeşil ipek kumaş serilmişti. Sırt
üstü uyuyan yavrunun güneş gibi parıldayan yüzünden başka, alnında nur-u ilahi
görülüyor ve bebekten misk kokusu geliyordu. Yumuşak adımarla yanına sokuldum.
Uyandırırım diye korkuyordum. O'na bir can ve bin gönülle aşık oldum. O sırada
bütün damarlarımdan göğsüme süt aktığını duyuyordum. Elimi mübarek göğsüne
koyarak severken uyandı; gözlerini açıp bana baktı ve gülümsedi. Böyle güzel
yüzü ömrümde görmemiştim. Gözlerinden çıkan bir nur, göklere yükseldi. İki
kaşının arasını öptüm. Berrak gökler misali aydınlık yüzünü örterek, incitmeden
kucağıma aldım. Sedire oturup sol göğsümü verdim, almadı; sağımdan emdi ve daha
sonra da bir gün bile solumdan emmedi. Sol göğsümü süt kardeşi Damra'ya
bırakmıştı.
Peygamberimiz, doymadan, damra annesinin yanına gelmiyor. Halime Hatun emzirme
sonrasında, kainatın efendisinin ağzını silmek istediği her defasında görünmez
pamuk ellerin bu hizmeti yaptığını hayretler içinde takip ediyor.
-Benden ilk emdiğinden neş'e ve saadetimden kendimi zor tutuyor ve süt
evladımızı bir an evvel kocama götürmek istiyordum, diyen Halime Hatun,
Abdülmuttalib'in şu iltifatını naklediyor:
-Hanımlar içinde senin gibi bir devlete kavuşan olmadı! Tebrik ederim!
Annelerin en üstünü, Halime Hatun'a:
-Aman, der, haberim olmadan yola çıkmayın. Zira çocuğa dair bir çok akıl almaz
vak'alar yaşadım.
Halime anne:
-Peki efendim, diyerek mübarek yavru ile beraber kocasına gider. Haris hayran,
memnun ve:
-Ey Halime şu yaşıma kadar kimsede bu kadar güzel yüz görmedim, diyerek şükür
secdesinde.
Uyanık kalbli Haris ve hanımı bir yer bularak Mekke'de üç gün kalırlar. Halime
hatun, iki çocuk emzirdiği haled, hayret, sütünde hiç eksilme yok. Deve de süt
vermeye başlıyor.
Üçüncü gece süt anne birara uykudan gözlerini araladığında beşiği bir ışığın
çevrelediğini ve şil elbiseler giymiş nur yüzlü birinin bebeğin baş ucuna
oturmuş olarak yüzünü öptüğünü görür ve kocasını sessizce uyandırarak mansayı
ona da gösterir.
Haris gözleri beşikte olduğ uhalde fısıltı ile:
-Halime, bu çocuğa dikkat etmek lazım. Sütanneliğe gelenlerin içinde bizden
şanslısı yok, der, ve devem eder, olanları kimseye anlatma; böyle şeyleri
saklamak lazımdır.
Halime hatun her üç gün de Hazret-i Amine'ye gelerek şahid olduğu hadiseleri
anlatıyor; O'ndan benzerlerini dinliyor ve her defasında özanne, sütanneye
çocuğun iyi muhafazası ricasını tekrarlıyor.
-Nihayet birgün Amine Hatun'a giderek müsaade alıp veda ettim. bana bir çok
hadiyeler verdi ve emsalsiz yavruyu güzel yetiştirmem dileğini vasiyeti olarak
bildirdi.
Halime hatun ve kocsı, rüyada işaret edilen çocuğa kavuştuklarından emin olmanın
tarifsiz huzuru içindeler.
Sütanneler kervanı, dönüş yolunda, Halime Hatun, kainıtın baş tacı kucağında
olduğu halde bir merkebin üzerinde:
Daha sonra bu yolculuğu şöyle hikaye ediyor:
Mübarek yavru ile birlikte merkebe bindiğimizde hayvan önce yüzünü Kabe-i
Şerif'e çevirdi ve yıldırım gibi yola koyuldu. Gelirken ite kaka zorla
sürdüğümüz merkebin bu çevikliği karşısında arkadaşlarım şaşırdılar. Bir kısmı:
-Halime neler oluyor ayol? Yetişemiyoruz. sana. Şunun yularını braz dizginle de
kavuşalım, diye seslenirken, bazıları:
-Bu hayvan, Mekke'ye gelirken kendini bile taşımaktan aciz merkep değil mi
yoksa? diyorlardı. Benden:
-Evet aynı merkep, cevabını alınca da zeki kadınlar:
-Bunda bir sır olmalı, diyorlardı.
Artık Mekke gerilerde...
Kervan, kıvrılan patikada ahenkli adımlarla Badiye yolunu katederken Halime
adeta, arkadaşlarından ayrı bir alemde yol alıyor.
Tabiat, elem verici bir halde. Yer demir, gök bakırcasına her taraf kupkuru.Ama,
kervan nereye konsa çevresinden hayat fışkırıyor. Biraz evvelki göz bıktıran,
gönül yıldıran manzara, yerini zümrüt renkli bir iklime bırakıyor.
Yorulacak kadar gittikten sonra bir münasip yerde yine mola verdiler. Daha önce
başkaları da gelmiş. Bir de ihtiyar bir adam var.
Kadınlar, Halime anneye görüp işittiği garip halleri yaşlı kişiye akratmasını
rica ediyorlar. Zira hepsi merak içinde.
-Efendim, izin verirsen sana bir şey arzetmek isterim.
-Söyle!...
Kalabalık, Halime ile ihtiyarın etrafını almış ağızlarının içine bakıyorlar:
-Kucağımdaki çocuğun annesi der ki "oğlum dünyaya geldiğinde beni öyle bir nur
sardı ki, onun aydınlığında arzın öbür ucuna kadar her şeyi gördüm. Bu neye
delalet eder?
Halime, safçasına sorup sevap beklerken bir çılgınlıkla karşılaştı. Sakalının
her kılından kötülük akan yaşlı şahıs, yerden bir avuç toprak alıp başına
saçtıktan sonra gözünü, göğün derinliklerine dikip ağlayıp haykırmaya koyuldu ve
merhametsiz çatlak dudaklarından mel'unca laflar döküldü:
-Ey Ehl-i Huzeyl bu çocuğu öldürün! O büyüdüğünde bütün dünyaya hükmedecektir.
İlahi emri alacağı günü bekliyor!...
Sütanne dehşetli korktu ve sür'atle karanlık bakışlı ihtiyarın yanından
ayrılarak kervanla birlikte Badiye'ye vasıl oldular.
Yetimliği yüzünden kimsenin almadığı yavru, Haris'in evine geldikten sonra bu
hane, her türlü sıkıntıya uzak oldu. Yokluğun yerini bolluk almış, üzüntüler
neş'eye dönmüştü. Develeri, koyunları bol süt veriyordu. Bütün Beni S'ad
kabilesinin sürüsü aynı kırlarda yayıldığı halde öteki koyunların bitkinliğine
mukabil Haris'in hayvanlarındaki bu canlılık, komşularda kendi çobanlarına karşı
kızgınlığa yolaçıyor ve onları beceriksiz buluyorlardı.
Beni S'ad erkekleri, koyunları sütsüz ve bir deri bir kemik gördükçe çobanlara
çıkışıyorlardı.
-Haris'in çobanı hayvanlarını nerede otlatıyorsa siz de bizimkileri oraya
götürün!...
-Evet, sürüyü aynı yerlerde gezdiriyoruz. Lakin bizimkiler böyle, onlarınki
öyle...
-Sebeb?
-Siz bilmezsiniz biz hiç bilemeyiz!....
Beni Sa'd mensupları beyhude üzülüyordu. O, bütün aleme rahmet olarak gelmişti
ve oraya varışının bereketi albette zuhur edecekti.
Nitekim, kısa bir süre sonra Badiye yaylasında ne kıtlık kaldı, ne sıkıntı, ne
kuru ağaç... Tabiat yeniden renk renk, koku koku canlandı. Solgun yüzlere kan,
kaygılı kalblere şevk geldi...
Halime anne, O'nun üstüne titriyor...
Alehisselatü vesselamü vettehiyye.
 
Gül Bebek
GÜL, MUHAMMEDİN KOKUSUNA GIPTA EDER
KOKUMU O'NUN TERİNDEN ALDIM DER
Gelişi ile kurak Badiye yaylasını bolluk ve berekete kavuşturan istikbalin şanlı
Peygamberi, gül kokulu bebbek, derin seziş ve engin kavrayışlı sütannenin
ihtimamında büyüyor. Halime ve kocası, gül kokulu bebeğe hayran ve vurgunlar...
O'nu ilk tanıdıkları dakikadan bu tarafa harikuladelikler artarak devam ediyor.
Görünüşe sütannenin engin titizliğinde, hakikatte ise ilahi himayede büyüyen
insanlığın sultını sallallahü aleyhi ve sellem, iki aylık iken emeklemeye
başladı; üçüncü ayda ayakta durabildi. Dördüncü ayda duvara tutunarak
yüküyebildi. Yedi aylık olduğunda sağa-sola gidebiliyordu.
Konuşmaya başlaması da Peygamberliğine müjde taşıyan başka bir hikmet... sekiz
aylıkken anlaşılacak kadar, dokuzuncu ayda açık bir lisanla konuştu.
Konuştuğumda ilk defa ve yüksek sesle:
-La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhümdülillahrabbil alemin / Kendinden başka
ilah olmayan alemlerin Rabbine hamdolsun, dedi ve bundan sonra "Bismillah"
demeden hiçbir işe başlamadı.
On aylık olduğunda, ok atan öbür çocuklarla beraber O da ok atıyordu. Yayla
ahalisi hayrette:
-Sen kimsin ey çocuk? diye soruyorlar.
Harika çocuk:
-Ben arabın en hayırlısıyım. Harbde bahadır, mızrak atmada kuvvetliyim. Güzel ve
haybetli görünüşlüyüm. Künyem, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed'dir.
İki yaşına geldiğinde, dört yaşındaki bir çocuk gibi gürübüz ve kopumluydu.
Daha o yaşlarda mübarek işlerde sadece sağ elini kullandığı dikkat çekiyor.
Hazret-i Halime anlatıyor:
-Benden iki sene süt emdi. Bu zaman zarfında daima tertemizdim. Ak-pak yavrum,
gece ve gündüz muayyen vakitlerde ihtiyacını görür, temizliği gaibden yapılırdı.
Allahü teala ekber kebiren, velhamdülillahi kesiren ve sübhanallahi bükreten ve
asilen / Allah, büyüklerin en büyüğüdür. Övgülerle en çok övülmek Allah'a
mahsustur. Sabah ve akşam noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile
tavsif edilerek, tesbih edilmeye layık olan ancak Allah'tır.
Sevgili makamındaki asil çocuğun sütten kesildiğinde bu duayı okuduğunu yine
Halime anne haber veriyor. O'na sallallahü aleyhi ve selme, hizmet etme devlet
ve nimetine eren aziz sütanne, gözlerinde saadet ışığı; inciden kelimelerle
anlatmaya devam ediyor:
Diğer çocuklar gibi kat'iyyen ağlayıp yaramazlık yapmazdı. Cıvıl cıvıl oynayan
küçüklerin bu çekici oyunlarına katılmaz ve "biz, oyun için yaratılmadık" derdi.
Sonraki yıllarda bizzat Sevgili Peygamberimiz, doğumlarına dair bir vak'ayı
şöyle dile getirmişlerdir.
-Dünyaya geldiğim Pazartesi gecesi Yüce Allah, yedi kat göğü meleklerle doldurdu
ki sayılarını kendisinden başka kimse bilmez. Bu melekler, kıyamete kadar tesbih
ve takdis ile meşgullerdir. Sevabını ismim söylendiği vakit isteyerek ve severek
bana salevat okuyanlara abağışlarlar. / Allahümme salli ala Muhammedin fil
evvelin vel ahırin ve fi meleil a'la yevmiddin/
Babasız diye herkesin almaktan kaçtığı yetim sebebiyle, bu yayla evi bolluk ve
bereketten yüzüyordu. Ne kadar mes'ud ve ne kadar huzurlu idiler... ama eşsiz
çocuk, artık sütten kesilmişti. Bu ise O'nun dönüşü demekti. İki sene ne de
çabuk geçmişti. Varlığı sadece o muhterem aileye değil, bütün kabileye ilahi
rahmetin inmesine vesile oluyordu. Halime, Haris ve çocuklarına ondan uzak
kalmak ve güneş yüzünü görmemek çok zor geliyordu...
Nur yavruyu yüreklerine oturan bu acı duygularla Mekke'ye getirdiler. Halime,
ince ve zarif arabçasıyla efendimizi annesine sevgisinin bütün sıcaklığı ile
anlata anlata bitiremedi.
Annelir en şanslısı ve en ulvisi, şüphesiz memnun ve mütebessim ve belki de
gözlerinde billur damlalar:
-Oğlum yüksek şan sahibidir.
Halime anne:
-Vallahi, yavrunuzdan daha üstün bir insan görmedim, diyerek Amine hatunu
doğruladı.
Ve bundan sonra pırlanta çocuğu yine beraberinde götürmek için dökmedik dil
bırakmadı.. Mekke sıcaktı, veba hastalığı yaygındı. Çocuk farklı iklimden
geliyordu. Allah, muhafaza buyursun sıhhatine bir zara olabilirdi.
Amine ciğerparesine olan derin hasretini birazcık olsun dindirdikten sonra;
yerlerde ve göklerde övülen, O'ndaki bu muhabbet ve ikna kabiliyeti sebebi ile
yine kadir-kıymet sahibi, insan evladı Halime'ye emanet etti.
Sütanneyi dinleyelim:
-O hazret-i alarak yurdumuza yöneldik. Yolda giderken Habeş hıristiyanlarından
bir grup ile karşılaştık. Kainatın seçkini, hemen dikkatlerini çekti. Evladımı
bir zaman süzdükten sonra bizi sual yağmuruna tuttular; ve sırtına bakarak mührü
ve ceylan gözlerindeki hafif kırmızılığı gördüler.
Oğlunuzun göz ağrısından şikayeti olur mu?
-Hayır, hiç olmadı.
-Bu çocuğu bize verir misiniz? Karşılığında ne isterseniz ödemeye hazırız. Bizim
kitabımızda "dünyaya gelecek bir Peygamber kaldı" diyor. O peygamber, ya geldi
veya gelmesi yakındır. Çocukta bildirilen Peygambere ait izler görüyoruz.
Taklifimize razı olursanız bize büyük iyilik etmiş olursunuz.
Halime ve kocası, bu ıssız yolda karşılarına çıkan adamlardan bayağı
korkmuşlardı. Bu sebeple son sür'at oradan uzaklaşarak evlerine gidene kadar hiç
durmadan hayvan koşturdular.
Badiye'ye sabah serinliğinde ve büyük yorgunluklarla girmişlerdir.
Halimelerde huzur şimdi yine elle tutulacak kadar canlı.
Çünkü O, dönmüştü...
Esselatü vesselamü aleyke ya Resulallah.
 
Beyaz Elbiseli Üç Kişi
TERLERSE GÜLLER OLURDU HER TERİ
HOŞ DERLERDİ TERİNDEN GÜLLERİ
Mevlid'den
Efendimiz üç yaşındalar.
Halime anne, O'nu bir gözünden öbürüne vermiyor. yabanın kurdu uğursuzu var.
Büyüklüğüne bunca iz, işaret bulunurken, emsalsz emanetin kılına ziyan
gelmemeli. O'nu korumak, O'nu istikbale teslim etmek, zamana karşı, insanlığa
karşı ve ebedi nizama karşı kabullenilmiş şerefli bir borç.
Bu sebeple uyanık kalbli kadın, gözünü efendimizin üzerinden ayırmıyor... ama öz
çocukları sadece akşamları evdeler.
Bu durum kainatın baş tacının dikkatinden kaçmaz.
Niçin?
-Onlar, yavrum, gündüzleri koyun gütmeye gidiyorlar.
Çobanlık yapmak... renk renk çiçeklerin açtığı; kelebeklerin, mutluluğu arılarla
paylaştığı, hür rüzgarlı, hür ufuklu kırlarda yumuşak adımlarla yayılan
koyunların peşi sıra gitmek; kardeşleri ile onları otlatmak, bir yamaçta güneşin
ılık sıcaklığında eldeki çabukla toprağı çiziştirmek ve ucsuz bucaksız fezaya
bakıp öteleri! düşünmek!
Anneciğim, beni de kardeşlerimle yolla. Ben de koyun gödeceğim...
Sütanne bin dereden su getiriyor. Ama ne söylüyor, ne anlıtıyorsa mümkün değil.
O'nda bir kere bu arzu doğmuştur. Annecik nasıl dayanır artık.
-Ey gözümün nuru? Demek sen de koyun gütmeye gitmek istiyorsun öyle mi?
Cevap tek kelime:
-Evet.
Ertesi gün, güneş, sanki daha bir aceleyle tepeleri aşarak yükseliyor. Güneş,
güneş olmaktan çıkmış; duru duru gülümseyen bir yüz gibi. O'na kırların ıtırlı
ikliminde büseler konduracağına mı seviniyor acaba?
Güneş doğup, her tara ışıl ışıl olduğunda Halime anne, melek yavrucuğu ipek
uykulardan uyandırıyor. Ve giydirip taradıktan sonra kardeşlerine emanet...
evvela Allah'a sonra kardeşlerine emanet!. Elinde sopası ile efendimiz de
aralarında olduğu halde çocuklar, neş'e içinde hayvanları alarak evden
ayrıllıyorlar; fakat fazla uzağa değil. Anne evden açılmayı yasaklamıştır. Zira
şimdi o var aralarında; en üstün ve en kıymetli olan:
Zaman, böylece akıyor. Havanın sıcak olduğu bir gün kuşluk vaktinde Halime, tam,
Peygamberimizi düşünüp güneş çarpmasından korkarken süt kardeşlerden Şeyma,
koyunların yanından çıka geldi. O Şeyma ki, Sevgili Peygamberimiz Allah'ın
Resulü olduğunu tabliğe başlayacağı zaman, Peygamberliğine ilk iman edenlerden
biri olacak ve müşriklerin, mü'minleri hiç bir mal alıp satmayarak onları ticari
ve iktisadi ablukaya aldıkları günlerde, şahsi gayretleri ile bunu kırmaya
çalışıp, müslümanlara yiyecek temin edebilen bir kahraman kadın...
Muhammed aleyhisselam için yazılmış en içli kasidelerden biri Şeyma radıyallahü
anha hanıma ait.
Şeyma'cık, efendimizi bırakıp gelince annesinde merak ve telaş.
-Şeymacığım! Göz bebeğim Muhammed nerede?
-Sahrada anneciğim.
-Aman yavrum! O ciğerim bu sıcakta sehrede nasıl kalır?
Anne, kızgın güneşin, nur çocuğa ziyan vermesinden endişeli...
Şeyma, bir mucizenin şahidi. Görüp işitilmedik bir olayı anlatıyor:
Anneciğim, güneşten kardeşime hiç bir zarar yok. Çünkü başının üstünde bir
bulut, kendisini takip ediyor. Nereye gitsek bulut üstümüzde. Duruyoruz duruyor,
yürüyoruz yürüyor.
İlahi fermanla emir almış bir beyaz bulut, peygamberlerin efendisini kavurucu
sıcakta serin gölgesine alarak O'nu ve yanındikelir muhafaza ediyor.
Halime'nin içi yine rahat değil.
-Dediğin doru mu? Allah için söyle kızım!
-Vallihi sahi söylüyorum.
-Bunun üzerine sütanne tatmin oluyor ve Peygamberimizi korktuklarından Allah'a
ısmarlıyor.
İki-üç ay böyle geçti. Bir gün öğle üzeri efendimiz akranı olan çocuk ve süt
kardeşleri ile bir vadideler. Çocuklar oynuyor, Habibullah da onları seyrediyor.
Tam bu sırada öyle bir şey oldu ki küçükler akıllarını yitirecekler . Çığlık
çığlığa bağrışıp oradan kaçıyorlar:
Sicim gibi göz yaşı döküp evine koşanlardan biri de Damra:
-Anneciğim kardeşime bir şeyler oldu. Çabuk koşun!
Halime, feryadlar içinde Damra'ya soruyor.
-N'oldu oğlum durma söyle!!!
Damra boğularak anlatıyor,
-Koyunların yanında idik. Birden bire gökten beyaz kıyafetli üç kişi indi.
Kardeşimi aramızdan aldıkları gibi tepeye çıkardılar ve sırt üstü yatırarak
bıçakla karnını yardılar. Öldü mü, yaşıyor mu bilmiyorum!!!
Bundan daha kötü haber olamazdı. Halime ve Haris'in kan beyinlerine sıçradı. Bir
nefeste söylenen yere vardılar.
Devamını Halime'den dinleyelim:
-Koşa koşa vadiye geldik. Yüksek bir yere oturmuş, göğe doğru bakıyordu.
Tabessüm eden güzel çocuğumun yüzü al al olmuştu.Alnını ve gözlerini öperken
sordum:
-Ey gözümün ışığı, ey alemlere rahmet oğlum.Ne oldu, seni kim rahatsız etti?
İki cihan güneşinin kendi ifadelerinden anlıyoruz ku; gonca gül, kuzuları
güderken beyaz elbiseli üç şahıs görmüştür. Birinin elinde gümüş bir ibrik,
birinde içi kardan daha beyaz bir madde ile dolu zümrüt bir leğen vardı. O
muhteremlerin en muhteremi Sallallahü aleyhi ve sellem'i vadiden zirveye
iletince beyaz giyimli bu kimselerden biri, fahri kainatı usulcacık sırt üstü
yere uzatır. Ve göğsünü göbeğine kadar yarar. Mübarek efendimiz hiç bir acı ve
elem hissetmeden ameliyatı sürmeli gözleri ile takip ederler. Bu melek, elini
sokarak iç organlarını çıkarıp kar gibi olan o sıvı ile yıkadıktan sonra tekrar
yerlerine kor. Birinci meleğin işi bitince ikinci melek, birinciye;
Kalk! der, ben de hizmetimi eda edeyim, ilk meleğin kenara çekilmesi ile ikinci
melek, elini uzatarak peygamberimizin kalbini yerinden çıkarır ve iki parçaya
ayırdıktan sonra içinden pıhtılaşmış siyah bir kan parçasını alıp atar. Kalb
üzerinde yapılan bu çalışmanın ardından iknici melek sırtüsütü yatan azizler
azizine:
-Vücudunda şeytanın nasibi bu idi. O'nu atmakla seni şeytanın vesvese ve
hilesinden emin ettik, anlamında bilgi arz eder.
Aynı melek, daha sonrra sevgili efendimizin sağ ve sol taraflarından bir şey
alır gibi bir hareket yapar.
Bu sırada elinde nurdan bir mühür vardı. O kadar güzel bir mühür ki gören
hayranlıktan kendini alamazdı.
Allah'ın resulünü dinleyelim:
-Bu nurdan mühürle kalbimi mühürledi. Ondan sonra kalbim nüvüvvet ve hikmet nuru
ile dopdolu oldu.
Rahmet yuvası kalbi nurdan mühürle mühürlendikten sonra yerine iade ettiler.
Halime ve Haris yanına vardıklarında, mübarek yavru mührün soğukluğunu hala
vücudunda hissediyor.
İkinci meleğin işi bitince üçüncü melek, elini yarılan yere kor ve o an yara
iyileşir...
Beyaz elbiseli bu üç kişi, daha sonra nazlı yavrunun elini ve yüzünü öperek ona
güzel şeyler hazırlandığını müjdeler ve mavi gökte kaybolup giderler. Yaranın
izi hala farkedilebiliyor.
............
Sevgili Peygamberimizi oradan alarak eve getirdiler Halime anne, çocuklarına:
Kardeşinizi bundan böyle dışarı götürmeyin!
Tenbihini yaptıktan sonra beyine:
-Bu saadetli çocuğu annesine götürelim. Aklına ziyan gelmesinden korkuyorum. Ne
dersin, yol hazırlığı yapalım mı?...
Ardarda gelen mucize ve harikalar, artık Halime'nin gözünü korkutmaya
başlamıştır. Olayların kendilerini aşmasından çekiniyor. Bu yüzden rahat değil..
Haris;
-Bundan daha mübarek bir çocuk doğmamıştır. Ne aklına bir ziyan gelir ne de bir
şey, müsterih ol! Elde ettiğimiz saadet bunun bereketiyle. Ne var ki, bizi hased
edenler olabilir. Zira kabilemiz, önceki halimizi gayet iyi biliyor. Fakir iken,
üçyüzbüş koyunu olan hatırlı bir aile haline geldik. mümkündür ki dar gözlüler
bir fenalık düşünebilirler...
-Öyleyse O'nu alarak kahine danışayım.
Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz, rahat olmalarını, gayet sıhhatli ve zannedilen
kusurlardan uzak olduğunu her ne kadar söyledi ise de olanları işiten eş dost,
Halime'yi kahine giderek, bir cin etkisi olup olmadığını tahkik etmesi için
zorladılar.
Kahin, efendimizi konuşturarak, vakaları kendisinden dinliyor, Ama dinledikçe
karanlık gözleri dışarı fırlayacak gibi... kulaklarına inanamıyor. Mübarek
yavru, daha sözünü bitirmeden çirkin sesli büyücü, O'nu kaptığı gibi kucağına
alarak meydana fırlıyor ve bas bas bağırıyor:
-Ey araboğulları! Başınıza bir bela gelmek üzere, Bu çocuğu öldümezseniz;
büyüdüğünüzde dininize bozuk diyecek, sizi yeni bir dini kabule çağıracaktır.
Bunu şimdiden ortadan kaldırın! Hem O'nu, hem beni öldürün!!!..
Saf ve temiz Halime anne, bu beklenmedik çıkış karşısında afallamış. Çocuğu
adamın kirli ellerinden çektiği gibi:
Delinin tekiymişsin. Bilseydim semtine uğramazdım. O'nu değil seni
katletsinler!...
Süt anne o dakikaları şöyle resmediyor:
-Allah için söylüyorum; nereye uğrasak, nereden geçsek, hangi sokağa girsek ve
hangi meydana gelsek mübareğin güzel kokusu, burcu burcu yükselerek dört bir
yanı tutuyor ve buralardan günlerce silinmiyordu.
.........
-Aman Halime! Dikkatli ol. Çocuğun başına bir şey gelebilir. Daha doğrusu sen
O'nu ailesine teslim et. Şu kahinin kinine baksana!
Halime'nin akrabaları bunları söylüyor ve bereket vesilesi efendimizi dedesine
teslem etmesi için telkinde bulunuyorlar. Çünkü Halime, müjde yüklü harikulade
olaylardan bahsettikçe, bunların aklı başından gidiyor.
Halime Hatun:
-Söylenenler aslında fikrimi destekleyen sözler olduğu için bana cazib geldi.
Üstelik bu sırada gaibden bir ses de işitiyordum:" "Ey Mekke'liler size müjdeler
olsun. Hayır ve saadet, Beni Sa'd'den size geliyor. Ey huyrul beşer, Sen
Mekke'de olunca, bura halkı belalardan korunacaktır.
"Böylece o büyük emaneti sahiblerine iade etmek gerektiğine dair kanaatim kuvvet
buldu ve yine merkebe binerek can yavrumu önüme alıp şehre inen bir grup yolcu
ile yola çıktık. Mekke civarına varmıştık. Bir işimin yapılması için inci tanemi
arkadaşlarımın yanına bırakarak bir süre oradan ayrıldım... az bir zaman
geçmişti ki kulağıma garip sesler geldi. Hemen kafilenin konak yerine koştum.
Eyvah! Dünyam yıkıldı, O yoktu."
Halime anne, ta yüreğinden vurulmuştur. Dizlerine karasular inmese, oracığa
yığılıp kalmasa iyi. Bir mecnun, bir meczub gibi. Kimi bulsa soruyor:
-O'nu gördünüz mü? O'nu kendi sütümle besledim. Dedesine götürüyordum. O'nun
yüzünden bol nimetlere kavuştuk. Eğer bulamazsam, kendimi kayalardan atıp
parçalayacağım.
Manzara yürek parlayıcı. Sütanneyi üzünkülerle dinliyoruz?
-Ümidim kırıldı. Başımı yumrukluyor, "ah Muhammedim" diye dövünüyordum.
Evlatların en azizini kaybeden annenin bu hali, orada bulunanlar da ağlattı.
İnsan, nasıl dayanır da şerha şerha olan bir anne yüreği önünde gözyaşlarını
zapteder?
Tam bu sırada zayıf, kara-kuru bir yaşlı adam çıka gelir. Halime'yi böyle kanlı
göz yaşları akıtır görünce:
-Hayrola bir derdin mi var?
Anne, sebebini söyler ve ekler:
-İbrahim Peygamberin Rabbinin hakkı için söylüyorum ki, Muhammed'i bulamazsam
kendimi uçuruma atıp öldüreceğim!
-Oğlunu bulacak birini biliyorum.
Canım uğruna feda olsun çabuk söyle.
İhtiyar, ızdıraptan harab olmuş kadını bir an soluk gözlerle süzdükten sonra
tane tane konuştu:
-Hübel adında büyük puta git, derdini anlat; o halleder, demez mi?
-Halime, tokat yemiş gibi oldu...
-O'nun yerine sen kaybol inşaallah! Muhammed'in doğduğu gece o bahsettiğin
Hübel,Lat, Uzza'nın ne olduğunu hiç mi duymadın?
-Anlaşılan sen delirmişsin. Bari yerine ben gidip yalvarayım, diyerek Hübel'in
yanına gelir ve etrafında yedi kere dolanıp putun başından öptükten sonra:
-Ey tanrım! Sen insanları muradına erdirensin. Halime kadın, oğlu Muhammed'i
kaybetmiş bulamıyor; bu sebeble büyük üzüntü içinde. dertli anayı çocuğuna
kavuştur.
Sevgili peygamberimiz'in yüce isminin anılması üzerine Hubel ve öbür putlar
patır-patır yüzüstü yere düştü ve son peygamberi methetmeye başladılar.Allahü
teala, ilah bilinerek, tapılan putlara o an için konuşma kabiliyeti vermişti.
-Ey ihtiyar! Muhammed aleyhisselam'ın dini bizim ve bizim nice sahte tanrının
sonu olacaktır. Hakiki mabud olan Allahü teala, O'nu korur. Sizin gibi
putperestleri ise helak edecektir.
Halime anne Mekke'ye girdiğinde bu ihtiyarı görür. Bastonu elinden düşmüş,
konuşmaktan aciz, korkudan titrer, sefil bir haldedir. Bir müddet dinlendikten
sonra:
-Ey kadın, senin oğlunun sahibi var. O'na zarar gelmez. merak etme yavruna
kavuşacaksın. İsmi ile seslenerek ara, bulursun.
................
Halime ağlaya ağlaya Abdülmuttalib'e varır.
-Hayırdır inşaallah Halime! Bir sıkıntın mı var?
-Hem de nasıl?
-Yoksa oğlumu mu kaybettin?
-Maalesef!
O muhteşem insan, torununu bazı Kureyşlilerin öldürmek için kaçırdıklarını
zannederek, kılıcını alarak bir dağ gibi Mekke'nin ortasına dikilir ve bağırır:
-Ey Kureyş!... Eyy Kureyş!...
-Buyur ey reis.
-Gözümün nuru, alemin süruru torunum kayboldu, yerini bilen var mı?
Kureyşliler, hemen atlarına binerek dört bir tarafa koştular. Atlarının nalları
taşlara çarptıkça kıvılcımlar fışkıran sürücüler, ne kadar aradılarsa da,
gözlerden gizlenen sultanı bulamayıp kırk kol ve kanatlarla geri geldiler...
Abdülmuttalib, yine duaya; yine Rabbine iltica ediyor. Kabe'yi yedi defa tavaf
ettikten sonra, ellerini açmış, ciğeri kavrulurcasına istiyor:
-Allahım, O'na "Muhammed" ismini sen verdin. Yavrumu tekrar bana lütfet.
İşte bu sırada Kabe'den bir ses duyuyor:
-O'nun sahibi sevgilisini kaybeder mi?
-Ey Melek aman çabuk söyle torunum nerede?
-Tihame vadisindeki muz ağacının altında.
Abdülmuttalib, haber verilen tarafa koşar. Yolda varaka bir Nevfel ile
karşılaşır ve O'nunla birlikte Tihame'ye giderler.
Efendimizi ağacın altında ayakta olduğu halde, muz yapraklarnı çekiştirirken
heyecadan ağlıyor buldular.
Abdülmuttalib, torununu bağrına basıp derin derin kokladıktan sonra kucaklayarak
atına bindi ve hayvanı Mekke'ye doğru mahmuzladı.
..................
Sevinçten uçan Halime, Abdülmuttalib'e verdiği zahmet ve üzüntülerden dolayı
mahçub olduğu için tekrar tekrar af diliyor.
Hazret-i Amine, Halime'ye soruyor.
-Ey sütannesi, çocuğu niçin geri getirdin? Halbuki O'nu ne kadar ısrarla geri
götürmüştün!
-Evladınız büyüdü. Başına bir felaket gelmesinden çekindim. korkuyorum. Bu
sebeble size teslime karar verdim.
Abdülmuttalib, torununu özanne kadar seven bu samimi kadına bol ve kıymetli
hediyeler vererek teşekkür etti.
Halime anne için tatlı bir rüya bitmişti artık. Son ana kadar hicran dolu
duygularını konuşturuyor.
Alemin en makbulünü annesine ve dedesine bırakıp veda ettim. Ama cınım v gönlüm
de onunla beraber ve orada kaldı.
Mübarek efendimiz, ileriki senelerde halime anneyi nerede ve ne zaman görse
"anneciğim" hitapları ile iltifat edecek ve bazen omuzundaki ridayı bile sererek
O'nu oturup gönlünü hep hoş tutacaktır.
Halime Hatun; Sevgili peygamberimiz, Hatice validemizle evlenmiş, fakat henüz
Peygamber olmamışken birgün saadet ocağına gelecek ve kıtlık sebebi ile
hayvanlarının öldüğünü bildirince, Hadicetül Kübra annemiz, O'na bir deve ile
kırk koyun hediye edecektir.
Sonraki yıllarda efendimiz, Badiye'deki hizmetten memnun kaldıklarını şöyle
ifade buyuracaklardır.
-Ben sizin en halis arab olanınızım; Kureyşliyim, Beni Sa'd bin Bekr'de
emzirildim.
 
Anneye Veda
GECE-GÜNDÜZ DİLİMDE SALATÜ SELAM,
O MUBAREK RUHUNA, EY FAHR-UL ENAM!
Halime anne, yüreciğine kor ateşler düşe düşe nur çocuğu, Amine Hatun'a
getirdiğinde sevgililerin en sevgilisi dört yaşında idi.
Yer küze, erişilmez ve ulaşılmaz kıymetteki emanet ağuşunda olduğu halde feza
boşluğunda turlar atarak zamanı sonsutzluk harmanına elemeye devam ediyordu.
Şimdi, beşiğinde olduğu halde, ayla gönül iklimlerinde geçen oyunlar bir hatıra.
Ve O Sultan altı yaşında...
Sultan ki, sultanların bir kerecik ayaklarına kapanmak uğruna tac ve tahtlarını
faydaya hazır oldukları Sultan. Sultan ki O'nu Allah seçti.
Şefkati kadife yumuşaklığında Amine anne, cennet kokulu yavrusunu iki sene sevip
okşuyor.
Abdülmuttalib'in kartal kanatları altındalar. Dul bir anne ve yetim bir çocuk..
bu anne ve bu çocuk, ilahi lütufla cihanın en huzurluları. Yavrusunun sevgisinde
erimiş bir anne, bütün anneleri baş tacılığına yükselten emirleri getirecek
evlad.
Amine annede bir seyahat arzusu.
Medine'ye gitse, dayıları Adiy bin Neccaroğulları ile kocasının mezarını ziyaret
etse... yetimi için de ne iyi olur. Anneyi çeken bir şey var. Bir şey koparıyor
O'nu evinden, Mekke'den, Mekke'nin, suyundan havasından...
Annelerin annesi, gül yavrusu ve O'na dadılık yapan cariyesi Ümmü Eymen'i de
alarak, iki deve ile Medine yolundalar. Develer, sabır gibi güzel, bir susuş
kadar ölçülü adımlarla ufuklara doğru akıp giden yollarda aziz yolcuları yorup
incitmeden taşıyorlar.
Güneş, bakır renkli çöl, salınan hurmalar, şurada burada tek tük ağaçlar ve
arada bir kocaman gölgeleri ile ürpertili kayalar.
Nihayet Medine'de ve Naccaroğullarından Nabiga'nın evindeler. Sevgili
Peygamberimizin babası Abdullah da bu evde... bu evde ama nerede?
Evin bahçesinde bir kaç kürek doprağın altında.
Dünya gözü ile bir saniyecik bile bir araya gelemeyen baba Abdullah, anne Amine
ve bir tanecik yavruları, şimdi bu bahçenin kıyıcığında; içlerinden biri
ötelerde olduğu halde buluşuyorlar.
Dokunaklı bir manzara.
Amine'nin kalbi bir kaç parça. İzdırabını içine gömüyor ve yetimine belli
etmemeye çalışıyor. Ya efendimiz? Derin bir sessizlik ve acısını gizleyen vakur
yüz ifadesi.
............
Sonraki günlerde Resulullah efendimiz, küçüklerle beraber Medine'yi gezip
dolayor ve "Beni Naccar Kuyusu" denilen havuzda yüzmeyi öğreniyor.
Bu sırada...
Yine bir yahudi, yine şüphe, yine dikkat, yine telaş. İşaretlerden ahir zaman
Peygamberinin gelmekte olduğunu çıkaran bir yahudi bilgin, oradan geçmekte iken,
arkadaşlarıyla olan Habibulalh'ı görür görmez mıhlanmış gibi yere çakıldı ve bir
müddet pür dikkat baktı, baktı ve düşünceli düşünceli yürüyüp kayboldu.
Yahudinin içine kurt düşmüştür... "acaba O Peygamber bu çocuk mu?" Ertesi gün
efendimizin yalnız bir anını kollayarak yanına sokuluyor ve eğilip yavaşça
soruyor:
-Adın ne?
-Ahmed...
Yahudi bu cevabı bekliyordu. Çocuğun "Ahmed" olduğu yolundaki tahmini doğru
çıkmıştı. Haykırdı:
-Bu ümmetin peygamberi işte burada!!! Sanki şuurunu kaybetmişti.
Bir kaç gün sonra da iki yahudi Ümmü Eymen'i bularak;
-Ahmed'i istiyoruz. Ne olusursun? Bir defacık görmemiz kafi! dediler...
Mübarek dadı, ısrarlar üzerine Peygamberimizi getirdi. Ama gayet dikkatli ve
uyanık. efendimizi yakından gören ve nebilik alametlerini inceleyen yahudileri
adeta göz hepsine almış. Adamlar aralarında fısıldaşıyor.
-Son Peygamber... bu şehir de O'nun hicret edeceği Medine olduğuna göre...
İşittiklerinden huylanan Ümmü Eymen, olup bitenleri Amine annemize aktarınca
aziz anne tedirginleşir. Zaten geldikleri de otuz günü bulmuştu. Ev sahiblerine
teşekkür, Abdullah'a mana aleminden veda ederek Mekke'ye dönmek üzere yola
çıktılar.
Mekke'ye dönmek...
Mümkün mü?
Evba'ya gelene kadar, böyle bir sual akla bile gelmezdi. Yolcularımız,
ziyaretlerini yapmış olmanı manevi hazzı ile neşe içinde uzaklıkları aşıyorlar.=
Fakat beklenmeyen bir şey oldu. Ebva denilen yere vardıklarında, cihan
serverinin annesi, anemiz, yola devam edemez şekilde hastalandı.
Develerden inmişler.
Ümmü Eymen ve Sevgili peygamberimiz Amine'nin başındalar. O ise, yerde,
kendinden geçip geçip toparlanıyor. hastanın yüzünde büyük keder; efendimizle
Ümmü Eymen'de üzüntü ve çaresizlik...
İşte yine kendine geldi. yaşlı gözleri; canı, kanı, her şeyi güzelinde. her
övgüye layık olanı, belagatlı bir ifade kudreti ile mısra mısra methediyor;
-Ey Çekilen ölüm okundan yüz deve ile kurtulanın oğlu! Allah, mübarek ismini
ebedi kılsın. Hakikat olan rüyama göre sen celal ve sayısız ikram sahibi olan
Allah tarafından ceddin İbrahim Peygamberin dinini yerleştirmek, insanlara helal
ve haramı tebliğ için Peygamber olarak görevlendirileceksin. Rabbil, seni
putlardan ve putperestlerden koruyacaktır...
Ve ciğeri kavrulan annenin dudaklarında, insanlık kaldıkça ışıltısı devam edecek
 
Bir şiir
Her canlı ölür, her yeni pörsör
Ben ölsem de namım sürekli durur
Bilin ki tertemiz evlad bıraktım.
Eskir yeni olan, ölür yaşan,
 
Tükenir çok olan, var mı genç kalan?
Tükenir çok olan, var mı genç kalan?
Ben de öleceğim tek farkım şudur
Seni ben doğurdum şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlat,
Gözümü kapadım, içim çok rahat.
Benim ismim kalır daim dillerde,
Senin aşkın yaşar mü'min kalblerde.
 
Şiir bitince nur anne, ruhunu teslim etti.
Yirmi yaşında gencecik Amine'nin de vefatı ile Sevgili Peygemberimiz şimdi de
anneden öksüz kalıyordu.
Babadan yetim
Anneden öksüz... anne-baba, insanlık kaderindeki ilahi bir vazife için varolmuş,
işleri tamamlanınca erken yaşlarında ebedi aleme göçmüşlerdi. Sevgiliye ana-baba
hakkının geçmemesi için bir cilve, bir sır.
peygamberlerin öncüsü, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerinde
Ebva'ya gelince taşların kapattığı bir toprak yığının önünde durarak:
-Ne olurdu valideme yapılan muameleyi bilseydim.. diye o anki duygularını dile
getirecek vu bu sözleri ile hem kendileri, hem eshabı gözyaşı akıtacaklardır.
Ayrıca efendimiz, Veda Haccı'nda anne ve babalarının mezarlarına gelerek
İbrahimi din üzere müslüman olan Hazret-i Amine ve Hazret-i Abdullah'ın
Muhammedi imanla naplenmeleri için, Allahü teala'dan dirilmelerine müsade
isteyecek; her şeye muktedir olan yüce Allah, sevgilisinin muradını kabul
ederek, onlara tekrar can verip Peygamberimize iman etme ve eshab ve ümmet olma
büyük nimetine kavuşturacaktır.
Anne, Ebva'nı ılık ve yumuşak toprağına verilerek, cennet bahçeli bir tümseğe
daha gönül penceresinden veda ediliyor...
Ümmü Eymen, acılar içindeki yavruyu yanına, sürücüsüz kalan deveyi yedeğine
alarak, beş günlük bir yolculuktan sonrra buruk kalblerle Mekke'ye; dedesine
geliyorlar. Dede, dadıyı paramparça bir yürekle dinlyor.
Şimdi hem öksüz, hem yetim olan torununa daha da düşkün. O'nu, sallallahü aleyhi
ve sellem, öpüp okşuyor. yalnızlığnı hissetttirmemek gayretinde. Sevgili
Peygamberimiz olmadan aziz dede, sofraya oturmayarak, O'nu bekliyor. Gelince
dizine veya hemen yanına alarak, seçtiği lokmalarla mübarek yetimini besliyor.
Abdülmuttalib, torununun sözlerinden ayrı bir lezzet almakta... bu sebeble o
konuşunca, kendisini can kulağı ile dinliyor...
Kureyş'in bu büyük liderinin Kabe-i Muazzama'nın dibinde bir makamı var. Gün
dönüp deserin gölgeler uzamaya başlayınca Abdülmuttalib, bu bu makamına geçiyor.
Yanına çocuklardan sadece gözünün nuru emsalsiz yavru gelebilmekte. Odasında
istirahat ettiğinde de oraya teklifsizce giren, dedesi ile uyuyabilen yine
cennet kokulu o seçilmiş. Ümmü Eymen annemiz, müstesna çocuk üzerine adeta
titriyor. Buna rağmen Abdülmuttalib, O'nun bıkım ve ihtimamı ile yakından
alakılı:
-Aman Ümmü Eymen! Oğluma iyi bak kızım. Ehli kitap, O'nun bu ümmetin Peygamberi
olacağını haber veriyor.
Ümmü Eymen, ne asil kadın Allahım! Öz anne kadar içli ve yakın. bu yüzdenh
ileride iltifatların en makbulüne kavuşacak, fahri kainat O'nu:
-Annemden sonra annem!... diyerek başına Peygamber medhinin güllerinden örülü
bir mana tacı oturtacaktır.
Ümmü Eymen anne diyor ki;
-O'nun, açlık ve susuzluktan şikayet ettiğni bir kerecik bile göremedim.
Oralar toprak yine yol yol çatlamış. Suya hasretin böyle dilim dilim ettiği bu
topraklara yakında yağmur düşmezse kıtlık ve kuraklık kapıda... Bu tasa giderek
büyürken, Safile binti Hişam'ın yol gösteren rüyası bir ümid kapısı aralıyor:
-Ey Kureyş! Son peygamberin zuhur vakti erişti. O resul aranızdan çıkacaktır.
Gelmesi yaklaşıyor. Bolluk günleri de ırak değil. İçinizde biri var... heybetli,
beyaz ve güzel yüzlü, uzun kirpikli. O ve siz, abdestli! olarak, erkek
çocuklarınızla birlikte Kabe'yi yedi defa tavaf edin. Sonra Kubeys dağına gidin.
Güzeli yüzlü adam, dua etsin ve yağmur dilesin, siz de amin deyin Allahü teala
yağmur yağdıracaktır.
Safiye rüyasına sabahleyin anlattığında, dinleyenlerin gözünde sevinç
parıltıları. Söylenen adamın Abdülmuttalib olduğunda herkes birleşiyor. Hep
beraber emir'in kapısındalar. Rüya anlatılıyor...
Yıkanıp paklandıktan sonra, her evden bir çocukla Kubeys dağına çıkıyorlar.
Dağlar ve ovalar, bir damla suyu beklemeye durmuş. Abdülmuttalib, kucağında iki
cihan güneşi, etrafında halk, yerlerde kurumuş otlar... gök bulutsuz açık mavi.
Abdülmuttalib; dua ettikçe "amin" seseri, arı uğultusu gibi karşı kıyılara
çarpıp yankılanarak eriyip kayboluyor.
Duanın üzerinden az bir müddet geçmişti ki, göğün yağmur yüklü kurşuni
bulutlarla dolması ile boşanması bir oldu. Şakırtılarla yağan şiddetli yağmur
dağı taşı rahmete boğmuştu.
Kureyşliler gayet sevinçli. İleri gelenler şanlı dedeye minnet duygularını arz
ediyor ama bu rahmete sebebe dede mi, torun mu?
Beni Müdles kabilesi kıyafet ilminde pek ileri. İnsan uzuvlarını çok iyi tanıyor
ve bunun isabetle ruhi tahlillerini yapıyorlar. Sevgili Peygamberimiz,
Müdles'ten bazılarının da dikkatini celbediyor. Efendimizin mübarek ayakları
özellikle ilgi odakları. Dedesine gelerek kanaatlerini söylüyorlar:
-Torununun ayakları, tıpkı İbrahim aleyhisselamın ayakları gibi. O'ndan sonra
ayakları, İbrahim Peygamberin ayaklarına benzeyen biri ilk defa görülüyor.
Abdülmuttalib, bu iyi insanlara teşekkür ederek ağırlayıp memnun ediyor.
................
Kureyşin reisi, bir gün yine Kabe'nin duvar dibindeki kendine mahsus yerinde...
huzura Necranlı bir rahip çıkıyor. Rahibin hallini istediği bir meselesi var.
Bunun için doğrudan doğruya O'na gelmiş.
-Ey Abdülmuttalib! Burası Mekke şehri... kitaplardan edindiğimiz bilgilere göre
kendisinden sonra nebi elmeyecek olan Son Peygamber, beldenizde doğmuş olmalı.
Abdülmuttalib, renk vermeyen bir sakinlikle dinliyor. Rahib, son peygamberdeki
ayırıcı vasıfları da tek tek saydıktan sonra ekledi:
-Sülalesi İsmail aleyhisselam'a dayanır... demişti ki efendimiz orayı
şereflendirdiler. Yedi yaşındalar. Rahip O'nu görünce sözünü kesti ve heyecanla
bakışlarını üzerinde gezdirmeye başladı... gözler, kirpikler, ten rengi,
ayaklar. Ve dayanamayarak iyice yanına sokulup göz rengine, ayaklarına, sırtına
uzun uzun baktı:
-Evet; işte bahsettiğim insan. Demek yanılmamışım. Oğlunuz mu?
Abdülmuttlib:
-Evet rahip efendi; oğlumdur.
-Olamaz! Bu sizin oğlunuz değil! Şundan ki, okuduğuma göre, babasının hayatta
olmaması lazım.
-Haklısın! Seni yoklamak istidim. Gördüğün buç oçuk oğluumun oğludur babası o o,
doğmadan öldü...
sevgili peygamberimizin amcaları da bu sırada yanlarına gelmişti.
Rahip:
-Söyledikleriniz, bildiklerimi doğruluyor. Torunun, ahir zaman peygamberi
olacağında şüphe kalmadı.
Abdülmuttalip , yüzünde alabildiğine memnuniyet aydınlıkları oldğu halde
oğullarına döndü:
Denilenleri kulaklanızlla dinlediniz. Yeğeninize ona göre sahip çıkmmalısınz.
Sanki vasiyet.
Yoksa bir yıldız daha mı kayıyor; merhamet kartalı, batan ufka doğru yorgun
kanat mı çırpıyor?
O yetim incinin yetimliğine yeni yetimlikler mi ekleniyor?
 
Ve Dede de Öldü
GER DİLERSİZ BULASIZ ODDAN NECAT
AŞK İLE ŞEVK İLE EDİN ES-SELAT
(Mevlid'den)
Abdülmuttalib, ömrünün son günlerinde. Ölüm, ona bir nefes yakınlığında, bir
gölge uzaklığında...
Büyük göçün ilk habercisi donup kalan göz kapakları.
Olsun!...
Ölüm, kendisine nefesi kadar yakın, gölgesi kadar uzak olsun. O, bunu
düşünmüyor. Doğmak, ölmeye aday olmak değil mi? Herkes gibi yalnız ölecek. Oniki
oğlu, altı kızı, şu kadar torunu, şu kadar akrabası hatta sadık bir milleti de
olsa yalnız, yapayalnız. Bunun derin şuur ve güleryüzlü teslimiyetinde. Çünkü
hayatı sonsuzluğa dönük olarak geçti. Beklenmedik bir anda ölebileceğini, hesap
melekleri ile yüzyüze kalabileceğini unutmadı.
Abdülmuttalib, ölüm endişesinde değil. O'nun aklı fikri torununda. Hamisi vefat
edince, bu sekiz yaşındaki yavru ne olacak?
Baba yüzü görmemiş, annesine doymamış; O gül yüzlü, gül gülüşlü,dededen sonra
kimsiz, kimsesiz kalmamalı. İncelikler menbaı müstesna kalbi kırılır da o iri
iri güzel gözlerdenuzun siyah kirpikler, bir damla yaşı süzerek toprağa
düşürürse; bu, o toprağın felaketi olmaz mı; bu o toprağı yakıp kavurmaz mı?
Evladları huzurunda... hepsi gelmiş; hepsi orada. Herkeste dönülmez bir
yolculuğa çıkacak baba için büyük bir hassasiyet ve dikkat. Bir adam, az sonra
ölecekse orada susmak en anlaşılır kelamdır... başlar öne düşmüş, yaşlarla
herelenen gözler yerde, renk uçuğa yakın.
Ah ölüm!.. Ah ayrılık perdesi!... Ah büyük mecburiyet!
Abdülmuttalib, sakin ve telaşsız. Bir gün sonra geri gelecekmiş kadar tabii...
elinin biri Peygamberler Peygamberinin omuzunda olduğu halde konuşmaya başladı.
Tesirli ve insanın ta içine işleyen ustalıkla seçilmiş kelimeler:
Benim için göç zamanın geldiği anlaşılıyor. Sizlerden ayrılıyorum... kim
ayrılmadı ki Abdülmuttalib kalsın? Yegane düşüncem şu yetim. O'na hizmet için
biraz daha ömrüm olmasını ne kadar isterdim. Fakat imkansız. Ezelde takdir
edilen günlerim tükeniyor. İçim, varlığı çok büyük bir nimet olan yavrumun
hasreti ile alev alev. O'nu birinize emanet etmek istiyorum. Acaba hanginiz
yeğenini yanına alarak, üzüp incitmeden hizmet edeblir? öyle dikkatle himaye
edilecek ki, bir defa bile kırılıp darılmayacak.
En evvel söz alan Ebu Leheb oldu:
-Ey arabın kudretli önderi! ömrün uzun duan kabul olsun. Eğer çocuğu yanına
vermek için aklından geçen bir isim varsa ne ala. Ama böyle bir kararın yoksa,
ben istiyorum. Arzuna uygun bakacağımdan emin olabilirsin!..,
-Evet, Ebu Leheb! Senin malın mülkün gani. O'nu görüp gözetirsin... Ama kalbi
katı ve merhameti az bir insansın. Yetimler ise yaralı kalbli olur ve çabuk
incinirler.
Abdülmuttalib, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, İslamiyeti
yaymaya başladığında, O'nun en büyük düşmanı olacak Ebu Leheb'i, ta o günden
firaseti ile teşhis ediyordu...baba, evladına katı kalbli ve merhametsiz
olduğunu ölüm vaktinin o zor demlerinde bile, tereddütsüz hatırlatırken ne kadar
haklıydı.
Bıçak gibi keskin bu sözler üzerine Ebu Leheb, diz çökmüş olduğu
Abdülmuttalib'in önünden, asabi ve huzursuz olarak geriye çekildi.
İkinci istekli Hamza oldu:
Babacığım bana emanet eder misin?
-Bu şerefe en fazla layık olan sensin. Ne var ki çocuğun hiç yok. Evlad sahibi
olmayan için çocuk halinden anlamak zor olur.
-Abbas:
-Öyleyse bana ver babacığım!...
-Sen de çok layıksın ama çocukların fazla. Bir babanın, kendi evladları dururken
onlarrı bırakıp başkası ile alakadar olması kusurdur.
Ebu Talib:
-Onun yetiştirmek için ben herkesten daha fazla arzuluyum. Ama ağabeylerim
dururken onların önünne geçemezdim. Gerçi malım, mülküm az. Yoksul sayılırım.
Lakin sevgi ve ilgim herkesten ileridir.
-Bu değerli hizmet senin olmalı. Bununla beraber, her işimde O'nunla istişare
eder ve işaretine göre hareket ederim. Bu usule hep doğru sonuçlara vardım.Şimdi
de kendisi ile meşveret edeceğim. Kimi seçeceğini bizat tayin etmeli, dedi ve
Resulullah'a döndü:
-Ey varlık hikmetim! İçim sevginle dolu olarak ahiret yolundayım... Artık senden
mahrum kalıyorum. Amcalarından hangisinin manevi babalığını tercih edersin?
Dalgalı siyah saçlı, karakaşlı, karagözlü, kırmızının güzelleştirdiği beyaz
yüzlü çocuk, bir anda koşup kollarını Ebu Talib'in boynuna doladı. Efendimiz,
babası Hazret-i Abdullah'la anne bir kardeş olan Ebu Talib'i seçmişti.
Abdülmüttalib memnun...
-Allah'a hamdolsun! Netice isteğime uygun tecelli etti, dedi ve devamla:
-İyi dinle Ebu Talib! Bu narin yavru, ana-baba şefkatinden mahrum kalmıştır.
O'na göre davran. Seni kardeşlerinden üstün tuttuğum için, yüksek emaneti
ihtimamına bırakıyorum.O'nun babası ile sen, aynı anadan doğdunuz. Öz canın
kadar aziz bil ve sıkı koruyup kolla. Yeğeninin Peygamberlik günlerini idrak
edersen, alemşümül da'vetine mutlaka tabi ol! Bunlar sana baba vasiyetidir.
Kabul ediyor musun?
Kabul ettim. Allah, gizli ve aşikar her şeyi bilir.
-Elini uzat, dedi Abdülmuttalib. Elini uzat ki bu yüce emaneti sana bizzat
teslim etmiş olayım. Sonra Ebu Talib'in elini sıktı ve torununu yanına alarak,
kainatın en güzel başını ve en güzel gözlerini öpüp kokladı:
-Şahid olun ki, ben cihanda bundan daha güzel bir koku ve bundan daha güzel bir
yüz görmedim!...dedi ve kızlarını etrafına cağırdı:
-Öldüğümde benim için nası bir mersiye okuyacağınızı merak ediyorum. Haydi
şimdiden söyleyin ben de işitmiş olayım!...
Sevgili Peygamberimizin altı halası bir ağızdan fasih arapçaları ile şu anlamda
dokunaklı bir ağıt yaktılar:
-Cömert, hürmete ve itaate layık / Edebli, nazik ve güzel ahlaklı /Cesur, adil,
iyiliksever / Asil soylu, heybetli, tatlı sözlü, şerefli /En şerefli şüphesiz/
Şeref bir inasanın dünyada ebedi kalmasına yetseydi / O elbette yüksek şerefiyle
yaşayıp gidecekti.
Ve dede de öldü.
Kızlarının bahar rüzgarı gibi hafif ve yumuşak sesleri, kulaklarına dola taşa bu
fani alemden çekilip gitti. Ve Sevgili Peygamberimiz, sallallahü ve sellem, bir
daha öksüz kaldı.
Abdülmuttalib'in vefat haberi, Mekke'yi şöyle bir dalgalandırdı. Alışveriş bile
durdu ve çarşı günlerce kapalı kaldı.
O güne kadar kimseye gösterilmeyen bir hürmetle ceset sidre yaprağının suyu ile
yıkandı ve Yemen kumaşından iki parça kefene sarılarak misk sürüldü.
Kureyş ahalisi, engin hürmet ve bağlılıklarından dolayı emirlerinin tabutunu
eller üzerinde uzun uzun taşıdıktan sonra, kabristan yoluna girdile. Tabutun
hemen arkasındakilerin arasında azizler azizi de var. Buğulu bakışları ayak
ucunda yumuşak adımlarla yürüyor.
Tabutunu el üstünde, sevgisini kalblerde taşıyan kalabalık, Hacun
mezarlığında.Abdülmuttalib, büyük dedesi Kuseyy'in yanına defnedildikten sonra
alay, Mekke'ye dönüyor.
O, kabirde meleklere ömrünün hesabını vere dursun. Biz gelelim bu er kişiyi
nasıl bildiğimize:
Meşhur ismi ile Abdülmuttalib denen Şeyb'de kızlarının okuduğu şiirdeki bütün
iyi haller fazlası ile mevcuttu...
Uzun boylu, heybetli, iri başlı, yakışıklı bir vücut... Vücudu akıl, terbiye,
sabır, dürüstlük, misafirperverlik, mertlik ve anlayışla süsleyen bir güzel
ahlak.
Ve cömert.
Sedece fakir fukaraya değil, dağda ovada, aç-susuz kalan kurdu kuşu bile aratıp
bulduran ve onları doyuran bir tabiat.
İsmail aleyhisselamın dini üzre ibadet eden takva sahibi bir mü'min. Üç aylara
hürmet gösteriyor. Ramazan ayı gelince Hira dağında inzivaya çekilen ilk insan.
...akraba ve milleti ile yakından alakalı; kimsesiz ve düşkünlerin sahibi, zulüm
ve haksızlığın hasmı.
Abdülmuttalib'in bütün bu güzel huylarından dolayı Kureyş kabilesindeki lakabı
"İkinci İbrahim"...
İkinci İbrahim. Yani Allah dostu İbrahim aleyhisselam halkatinde biri. Bir
insana rütbe olarak bundan başka ne lazım gelir ki?
 
Onunla Gelen Bereket
"ÜMMETİM" DEDİ SANA GÜN MUSTAFA
VER SELEVAT SEN DE O'NA BUL SAFA
Dar Mekke sokaklarında iki kişi. Ebu Talib, bir çocuğun elinden tutmuş olarak
evnrin yolunda..
Bu çocuk, önce babası, sonra annesi, sonra dedesi ölen; ve şimdi, amcası Ebu
Talib'e kalan kainatın varlık sebebi...
Amca, bir fakir adam.
Bütün serveti, üç beş deve olmasına mukabil, kalabalık sayıda çoluk çocuğu var.
Dürüst bir insan. Geçim sıkıntısında ama cömert. Cahiliyet zamanın çirkin
adeklerine bulaşmamış güzel huylu biri. O da babası gibi ağzına içki koymamış.
Yoksulluğuna rağmen de kavminin reisi Böyle bir şeye o güne kadar tesadüf
edilmiş değil. Bir insanın milletinin başına geçebilmesi zengin olma şartına
bağlı.
Ebu Talib, babasının vasiyetine tam tabi. Sözünün eri, Yeğenin gözü gibi
koruyor. O'nu öz çocuklarından dahi çok seviyor. Öyle bir sevgi ki, gıpta
etmemek mümkün değil.
O, elini uzatmadan yemeğe başlamıyor.
O, Gelmeden sofra kurulsa:
-Durun, iyor; oğlum gelsin! Sofraya uzanan eller, geri çekiliyor ve herkese
beklemeye başlıyor.
Onu yanına almadan uyumuyor:
Sevgili Peygamberimiz:
-Sen hayırlı ve mübareksin, diyerek iltifat ediyor.
Ne doğru... Hem hayırlı, hem mübarek. Eğer sofraya ilk el uzatan bu mübarek
çocuk olmamışsa, yemek kifayet etmiyor ve hane halkı aç kalkıyor. Ama ilk
başlayan o ise; yemek artıyor bile. Bir kase sütten mbiraz içse, kase, herkese
yetene kadar tükenmiyor.
Efendimiz, her yaşta edeb timsali; sofra kurulduğunda Ebu Talib'in çocukları,
hemen yemeğe başladıkları halde; O, vaktini bekleyerek sofra adabına dikket
ediyor. Bu sebeple Ebu Talib, yeğenine bazen de ayrı sofra kurduruyor.
İşte bu fakir evde O, sallallahü aleyhi ve sellem, geldikten sonra mala mülke
bereket düştü. Her şey artıyor, her şey çoğalıyor.
Ebu Talib'in evinde yokluk, yerini bolluğa terkederken; Mekke başka mbir hali
yaşıyor. Kuraklık ve kıtlık, bir salgın hastalık gibi hurmaları solduruyor,
derelerin suyunu çekiyor, yeşil tarlaları sarartıyor ve nihayet kilerleri,
mutffakları tamtakır ediyor. Dağlar ve ovalar, "su" diye inliyor gibi.
Bu arada her kafadan mbir ses geliyor. Her Mekkeli, aklının erdiği kadar bir
şeyler söylüyor:
-Hayır, Lat olur mu? Ancak Uzza, bu kuraklığa çare bulur.
-Hayır hayır! En iyisi Menat'ın önünde diz çökelim.
Konuşmaları dinleyen bir ihtiyar, kalabalığı titreten gür sesle:
-Yazıklar olsun! Aranızda İbrahim Peygamber evladları varken; siz hala nelerden
medet umuyorsunuz?
İhtiyarın hakim sesi ahaliyi toparladı.Ne demek istediği belliydi.Doğru Ebu
Talib'in kapısına geliyorlar:
-Ey Ebu Talip!Kıtlığı görüyorsun.Çöl bile yağmura hasret...Bir damla su
yok.Çocuklarımız ölmeye,hayvanlarımız kırılmaya yüz tuttu.Gel,yağmur duasına
gidelim.Neslinin bereketine belki yağmur yağar.,..
Ebu Talip,evden çıkıyor.Yanında güneş yüzlü yeğeni.Önde Ebu Talip ve Sevgili
Peygamberimiz,arkada kalabalık,Beytullah yolundalar.Hava müthiş sıcak.Gök
cilalanmış gibi dupduru.Bulut namına birşey yok.
Ebu Talib,sırtını Kabe duvarına dayadı.Mübarek çocuk da bir eliyle Kabe'nin
örtüsünü tutarken,öbür elinin şahadet parmağını cilalı mavi göğe doğru
uzatıyor...Hayret,hayret,hayret.
O süpürülmüş gibi bulutsuz olan göğü,bulutlar,yeme koşan kocaman kuşlar gibi bir
anda dolduruyor.Ve şimşekler,yıldırımlar.Peşinden de şakır,şakır,şakır yağan
yağmur.Öldüren hasret bitip,dağ-taş suya kavuşuyor.Her taraftan derecikler
koşturuyor.
...............
Ebu Talib'in çocukları,sabahları kalktığında,saçları dağınık,gözleri çapaklı
olduğu halde,Sevgili Peygamberimizin cennet kokan saçları taranmış,mübarek
gözleri sürmelenmiş olarak pırıl pırıl bir yüzle uyanıyor.
Ebu Talib'le aziz yeğeni bir sahradalar.Amca,bir ara susuzluktan mecalsiz
kalıyor ve dudaklarından gayri ihtiyari:
-Su,susadım diye kelimeler dökülüyor.
Bunu işiten merhamet sultanına bir mucize.
Ebu Talib,anlatıyor:
-Susadım,deyince yeğenim,hemen dizleri üstüne yere oturdu.Oturur
oturmaz,topuklarının,kumlara değdiği noktadan bir pınar kaynamaya
başladı.Cenab-ı kibriya kenara çekiliyor,Ebu Talib,kana kana içerek susuzluğunu
dindiriyor...
Devrin adetine göre,zaman zaman Mekke'ye "kaif" denen kimseler geliyor.Bu
kaifler,ensanların görünüşlerinden manalar çıkarıp istikballerine dair
tahminlerde bulunuyorlar.Her gelişlerinde fakir-zengin,bütün tabakalardan
halk,çocuklarını getirerek onların önündeki uzun zamanı bilmek,meçhul istikamet
perdesini aralamak istiyorlar.
Bakın yine şehrin meydanlık yerinde bir kalabalık var.Bir adamın başına
toplanmış olanlar,ondan çocuklarına dair sırları soruyorlar:
Bu adam,Ezd-i Şenue kabilesinden bir kaiftir.Oraya gelmiş bütün herkese cevaplar
veriyor.
Fakat kaif,birden değişiyor.Önündekilerin üstünden aşağı bakışları,dinleyenlerin
en dışında kendisini seyreden bir çocuğa takılıyor.
"Kaif"haberini duyan Ebu Talib de sair Mekke seçkinleri gibi,yeğenini alarak
adama gidiyor. Vardıklarında etrafı çevrilmiş; adam haratle anlatıyor.
Amca-yeğen kalabalığın dışından manzarayı seyrediyorlar. İşte tam bu sırada,
Sevgili Peygamberimizi görüyor.
Kaif, bir an baktığı noktayı dikkat ve nüfuzla süzdükten sonra hareketlerinde
değişikilik başladı. Telaşla başındakileri savıyor. Belliki bir heyecana
yapılmış. Durum, Ebu Talib'in nazarından kaçmıyor. Ve sebebi de anlıyor. Amca,
bir tedbirli adam; ne olur ne olmaz? Hiç kimseye belli etmeden yeğeni ile
usulcacık oradan ayrılıyorlar.
Biraz sonra önündekilerden başını kaldıran yabancı şaşırdı; Efendimizi soruyor.
Cevap menfidir. Sorduğu çocuk biraz önce gitmiştir.
Bunun üzerine kaif, konuşuyor; hazır olanlar şahid...
-Vallahi O çocuğun şanı yüce olacaktır.
.......................
Sevgili Peygamberimizin on yaşında iken, diğer baba bir amcaları Zübeyr ile
seferdeler.Kervan bir dere kıyısına geldiğinde azgın bir deve ile karşılaşırlar:
Hayvan, mümkün değil, dereden kimseyi geçirmiyor. Her teşebbüs neticesiz
kalınca, bazıları geri dönme fikrini ortaya attılar. Karşı kıyıya geçme
ümidlerinin yavaş yavaş kırılmaya başladığı bu anda efendimiz imdada
yetişiyorlar. Develerinden inerek yol kesici hırçın deveye biniyorlar.
Devecik, yumuşak, uysal, itaatli.
Peygamberimiz, deminki huysuz devenin üstünde oldukları halde önde, kervan
arkada suyu geçiyorlar. Çümle yaratılmışların Peygamberi, burada o deveden
inerek hayvanı serbest bırakıyor ve tekrar kendi devesine binip hep beraber yola
devam ediyorlar.
..................
Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, on-onbir yaşlarında iken
şakkı sadr-göğüs yarılması olayını bir kere daha yaşadılar.
İki melek, Peygamberimize gelerek, O'nu incitmeden yere uzatıp mübarek
göğüzlerrini yardılar. Efendimiz, hiç bir ağrı ve sızı duymuyorlar.
Melekler, en makbul bedenden kin ve hasedi temizleyerek yerini rahmet ve
rahmetle doldurdular.
Kin ve hasetten sonra bir de siyah bir kan parçasını çıkaran melekller, bunun
yerini nurla doldurup, mübarek çocuğu ayağa kaldırdılar.
O anı şöyle tasvir buyuruyorlar:
-Baktım, kendimde küçük-büyük bütün mahlukata karşı şefkat ve rahmet buldum.
Şakkı sadrın üçüncüsü ise vahiy ineceği zaman Hira dağındaki mağarada vuku
bulacaktır.
....................
O'nun seçilmişlern seçilmişi, üstünlerin en üstünü olduğunu haber veren
vak'alardan birine yine Ümmü Eymen delalet ediyor.
....................
....Mekke'de bir koca put var. İsmi "Bevane". Müşkirler, senede bir gün, bu
putun karşısında sabahtan akşama kadar saygı ile dururlardı.
Ebu Talib, Peygamberimizi de bu ayine getirmek istiyor. Ama, daha küçük
yaşlarında böyle bir batıl ibadeti reddediyorlar. Amca va akraba ları,
inciniyor. Israrlılar. Israr ve ricalar yüzünden şöyle bir görünüp, kaybolmak
üzere Bevane'nin yanına kadar geliyorlar. Gelmeleri ile ortadan kaybolmaları bir
oluyor. Bir zaman sonra göründüğünde şaşkın halde soruyorlar:
-Ne oldun, nereye gittin?
Bütün putları yerle bir edecek dinin Peygamberi her zor ve tehlikeli anda olduğu
gibi yine korunmaktadır. Kendileri buyuruyorlar:
-Ben puta yaklaşınca uzun boylu biri geldi "Ya Muhammed, sakın bu puta elini
bile sürme ve bunların merasiminde bulunma"
Sevgili Peygamberimize o yetimlik günlerinde hizmetle şereflenenlerden biri de
Ebu Talib'in zevcesi Fatıma Hatun.
Yengesi, yetim ve öksüz inciye evlerine geldiği ilk andan itibaren, bir anne
şefkati iele sahip çıkmış ve onu o kırık kalbli günlerinde yalnız ve sahnipsiz
bırakmamıştır.
Yüce Peygamber, sonraki yıllarda bu asil ve müşfik kadını hiç unutmamış ve
yengesini ihtiyar yaşında daima arayıp sorarak gönlünü hoş tutmuştur.
Efendimiz bir gün yengesinin vefat haberini alınca üzüntülerini şu kısa fakat
derin muhabbet dolu kelimelerle dile getirdiler...
-Bugün annem öldü.
...bu sözler sana ne devlet ey Fatıma anne! Kainatın seyyidinin seni annelik
tahtına oturmalarından büyük şans ne olabilir ki...
Peygamberimiz, daha sonra gömleklerini çıkartarak yengelerine kefen olarak
sardılar.
Aziz kadın, kabristana getirildiğinde Peygamber efendimiz de orada hazırlar.
Ölü, kabre konmadan önce Resulullah mezara inerek yan tarafları üzerine biraz
uzandıktan sonrra dışarı çıktılar ve n'aş defnedildi.
Eshab, hayrette. Her hal ve davranışlarına dikkat ettikleri Peygamberimizde o
ana kadar böyle bir hareket görülmemiştir.
Ey Allah'ın Resulü! Şimdi gördüklerimizi bir başkası için yaptığına rastlamadık,
diye meraklarını arz ediyorlar.
-O, benim annemdi. Çocukları açken önce beni doyurur, saçlarımı tarardı. O,
benim annemdi.
...ve devam buyuruyorlar:
-Ebu Talib'den sonra bu kadıncağız kadar bana iyilik eden olmamıştır. Ahirette
cennet elbiselerinden elbise giymesi için gömleğime sardırdım. Kabre ısınması,
kendini yalnız zannetmemesi maksadıyla oraya uzandı, mahşer gününe kadar beni
hep yanında yatıyor görecek...

 Efendimiz oniki yaşına girdikleri günler...
Amca Ebu Talib, Şam tarafına mal götürecek olan bir Kureyş Kervanına katılma
niyetinde. Ebu Talib, yanına kardeşi Haris'i de alacak. İki kardeşin de aralında
olduğu ticaret kervanı sıcak çöl gündüzleri ve soğuk çöl gecelerini aşa aşa
günler sürecek bir sabır ve meşakkat seyahati ile Şam'a varacak vu burada
satacak ve alacaklar.
Amcasının Mekke'den ayrılarak uzun bir yolculuğa çıkacağını anlayan Sevgili
Peygamberimiz de Ebu Talib'le gitmek istiyor. Fakat halaları ve amcaları böyle
bir niyete muhalifler. Zira; mevcudatın hikmet nuru, çocuk sayılacak günleri
henüz arkada bırakmıştır. Ebu Talib, yeğenin arzusuna uymak istemesine rağmen
diğer sevenleri o narin vücudun uzun bir yolculuğu kaldıramayacağı
kanaatindeler. Onlara göre bu yaştaki bir çocuğun, eritici çöl güneşinde
günlerce yol alması mümkün olamaz. Güneşin düştü düşecek kadar yakın
hissedildiği nihayetsiz çöl ve sonu gelmez yolları geçip menzile varmak hiç de
kolay değil...
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ısrarlılar... anne-baba mahrumluğumdan
başka şimdi de uzun bir zaman koruyucu amca hasreti. Öyleyse kendisi de amcası
Ebu Talib'le gitmeli....
Seyahat hazırlakları, denkler bağlanıp, develer yüklenerek, ihtiyaçlar tedarik
edilerek devam ediyor.
Sevgili Peygamberimiz, hazırlıkları kol ve kanatları kırık, mahzun takip
ediyorlar.
Bir gün Ebu Talib, devesi ile bir yerden geçerken can yeğenini görür... aa o da
ne? Güzel çocuk, gözden saklı bu köşeye çekilmiş ağlıyor... Ebu Talib, şaşkın ve
müteessir bir halde yeğenine yönelir.
-Niçin ağlıyorsun gözümün nuru? Ayrılığıma mı üzülüyorsun?
Ebu Talib'e gelen Peygamberimiz, devenin yularından tutarak amcanın ciğerini
yakan şu sözleri söyler:
-Evet amcacığım!... Beni burada kime bırakıp gidiyorsun? Ne annem var, ne babam.
Yeğenin gözlerinden akan billur yaşlar, Ebu Talib'i çok üzmüştü. Kat'i kararını
verdi. kim karşı çıkarsa çıksın aldırmayacak ve O'nu da yanına alacaktı.
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Hatemül Enbiya'nın da aralarında bulunduğu Şam
kervanı yola koyuldu....
Kervan menzilden menzile varırken Kainatın Efendisini bir bekleyen var...
Busra yakınındaki Küfre köyünün bütün ovayı görebilen yamancındaki bir manastır
eski devirlerden beri orada. Tarihi bir hıristiyan mabedi.
Bu manastırın önce yahudi iken sonra hıristiyan olan bir rahibi var. İsmi
Bahira, künyesi Ebu İdas, Lakabı Cerciş, Alim ve Zahid bir insan. Manastırda
öteden beri mevcut olan kıymetli bir kitap, ahir zaman Peygamberinden haber
veriyor ve O'nun bir gün buradan geçeceğini anlatıyordu.
Bahira, bir zamandır sabah erkenden Manastır'ın damına çıkarak ufuktan gelip
ovadan geçen yolcuları dikkatle yokluyor ve birini bekliyordu... bir, üç beş,on
... sabah bakıp usanmadan süren bir gözetleme...
Güneşin sıcaktan ortalığı kavurduğu bir gün ; Bahira, yine damda ufukları
tarıyor. İçi firak ateşi ile yanmakta. Ah, son Peygamberi bir görebilse, O'nun
ayak tozlarına yüzünü sürebilse, kendisini de ümmeti arasına kabul etme dileğini
arzedebilse...
Bir sabah ovanın öbür ucundan bir kervan karaltısı belirdi. Bahira elini
gözlerine siper ederek bütün dikkati ile o tarafa bakıyor. Acaba bu kervan da
aşağıdaki yoldan gelip geçenlerden biri mi, yoksa beklediği yolcu mu geliyor?
Deve katarı yaklaştıkça Bahira'da dikkat daha keskinleşiyor. Kitaplardan
edindiği işaretler görünmeye başlaşmıştır. En mühimi de güneşe perde olan şu
bulut. Evet, evet!... Bir beyaz bulut, kervana kanat germiş bir koca kuş gibi
süzüle süzüle onları takip ediyor.
Şimdi bulutun altındaki bu esrarlı kervan, iyice yaklaşmış olarak aşağıda mola
veriyor... işte bir müjde daha! Kervanın dinlendiği yerdeki kuru ağaç birden
yeşiyor. Ağacın dalları, yere oturmuş birinin üstüne eğiliyor. Bulut da akarak
gelmiş ve yeşeren ağacın üstünde durmuştur. Bahira dağların taşların efendimizi
tesbih edişlerini duyuyor.
Beklediği insanın bu kevanda olduğuna şüphe kalmamıştı. Hemen damdan inip
kervana bir haberci yollayarak yolcuları ertesi gün yemeğe davet etti. Ve
büyük-küçük herkesin davetli olduğunu bilhassa tenbihledi. Yemek saatinde herkes
gelmişti. Bahira misafirleri ayrı ayrı gözden geçiriyor ama aradığı zatı
göremedikçe hayreti içten içe büyüyordu. Yemek devam ederken Rahip, bir
fırsatını bulup dama çıktı ve kervanın konakladığı noktaya baktı. Olacak şey
değil! Bulut yerinde olduğu gibi duruyor.
Tekrar davetlilerin yanına dönerek:
-Yemeğe hepinizin gelmesini rica etmiştim. Tahmin ediyorum kalan biri var.
Bir misafir:
-Hayır, hepimiz buradayız. Sadece bir küçük çocuğu eşyalarımızı beklemesi için
bıraktık, dedi. -O'nu da yemeğe davet ediyorum. Getirilmesini rica ederim.
Lütfen gelsin...
Söze Resulullah'ın amcası Haris karıştı:
-Biz burada yemek yerken Muhammed'in aramızda olmaması münasip değildir, dedi ve
yeğenini getirmek için hemen dışarı çıktı.
Bahira, Peygamberimizin ismini işitince kulak kesildi ve tekrar dama çıkarak
çocuğun kulak kesildi ve tekrar dama çıkarak çocuğun gelişini takip etti...
Efendimiz, Manastıra doğru yürürken bulut da yakıcı güneşten koruyarak O'nunla
geliyordu.
Rahip Bahira, Sevgili Peygamberimiz, içeri girince O'nu ayakta hürmetle
karşıladı. Şimdi son Peygamber olduğunu tahmin ettiği çocuğu yakında görme
fırsatını bulmuştu.
Yemekten sonra Bahira, Ebu Talib'e bazı sualler sormak istedi. Ebu Talib ile
aziz misafir arasında bir yakınlık olduğunu farketmişti.
-Bu çocuk neyiniz olur?
Ebu Talib:
-Oğlum,
Cevaba şaşıran Rahip, mütereddid bir dille itiraz etti.
-Kitaplardan öğrendiğime göre bu çocuğun anne-babası vefat etmiş olmalı.
Ebu Talib:
-Kardeşimin oğludur.
-Şimdi doğru söyledin, dedi. Bahira Sevgili Peygamberimize dönerek:
-Soracaklarıma Lat hakkı için doğru cevap vermenizi istiyorum, ricasında
bulundu.
Nur çocuk ise:
-Onların ismiyle yemin verme. Dünyada bana onlardan büyük düşman yoktur,
hakikatini hatırlattılar.
Lat ve Uzza ismini misafirlerden işiten Bahira, Efendimizi sınamak için bu
şekilde yemin vermişti. Peygamberimizden bu karşığı alınca bu defa Allah adına
yemin verdi.
-Uyur musun?
-Gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz.
Bahira, Peygamberimizin mübarek gözlerine bakarak Ebu Talib'e sordu:
-Bu kırmızılık çocuğun gözlerinde devamlı bulunur mu?
-Evet! Gözlerindeki kırmızlığın kaybolduğunu hiç görmedim.
+u ana kadarki bütün işaretler O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, en son
Peygamber olduğunu gösteriyordu. Sadece bir belirti kalmıştı. Şayet bu da
mevcutsa vakti eriştiğinde Peygamber olacağını kabul ve tasdik edecekti:
Mührü nübüvveti görme arzusu ile efendimizden sırtını açmalarını rica etti.
Peygamberimiz edeplerinden göstermek istemediler. Ebu Talib'in:
-Ricasını kırma gözümün nuru, demesi üzerine Resullerin efendisi, Bahira'nın,
mübarek sırtlarında iki kürek kemiği arasındaki Peygamberlik mührünü görmesine
müsaaede ettiler.
Mühür, kitaplardaki tarifini tıpkısıydı. Bahira gözlerinden yaşlar boşanarak
mührü öptü ve Kelime-i şehadet getirerek Efendimizin Allah'ın resulü olduğuna
şehadet etti... Kervan ahlinden orada hazır olanlar olup bitenleri şaşkınlıkla
takip ediyorlardı.
Şüphesiz hayatının en mes'ud dakikalarını idrak etmekte olan Bahira, ihtiyar
yanaklarından sevinç gözyaşları süzülürken Ebu Talib'e şunları söyledi:
-İşte alemlerin efendisi! İşte Allah'ın Resulü! İşte Allah'ın alemlere rahmet
olarak gönderdiği büyük Peygamber! Yeğenin son Peygamberdir. Getirdiği din,
önceki dinleri yürürlükten kaldırarak bütün yeryüzüne yayılacaktır... Bu
emsalsiz kıymeti Şam'a götürme; yahudilerin bir zarar vermelerinden korkarım.
Ebu Talib, "Yahudiler zarar verir" sözünden çekindiği için mallarını ucuz-pahalı
demeden satarak yeğeni ile Mekke'ye gitmek üzere oradan ayrıldılar.
Onlarrın ayrılmalarından mbir zaman sonra köye yedi yahudi geldi. Efendimizin
bir kafile ile oraya geleceğini ve yol kenarındaki kuru ağıcın altında
oturacağını kehaneti ilmi ile bilmişlerdi. Şimdi öldürmek üzere köşe bucak
Efendimizi arıyorlardı. Bahira'ya gelerk niyetlerini açıklayıp yardımcı olmasını
istediler.
Bahira, elleri kılıçlı bu yahudilere çeşitli deliller getirerek öldürmek için
peşinde bulundukları çocuğun son Peygamber olduğnu ve Yüce Allah'ın kitabında
haber verdiği böyle bir Peygamberi şehid etmeye güzlerinin yetmeyeceğini,
tamamen hatalı bir yolda bulunduklarını onlara kabul ettirdi.
Yahudiler, ilmine hürmetkar oldukları Bahira'nın anlattıkları ile ikna olarak
tövbe edip kalan ömürlerini Manastır'da, O'na hizmetle geçirdiler.
 
OLGUN GENÇ
ZAT-I PAK-I MUSTAFA'YA AŞIKIM
CAN İLE FAHR-ÜL VERA'YA AŞIKIM
3.Sultan Ahmed
Efendimiz, eshabı ile sohbet ederken bir defasında şöyle buyurdular:
Koyun gütmeyen hiç bir Peygamber yoktur.
-Siz de güttünüz mü ya Resulallah?
Eshab-ı kiramın nbu sualine Sevgili Peygamberimizin cevapları:
-Evet, ben de güttüm, olmuştur.
Peygamber efendimiz, gençlik çağlarında babasından miras kalan bir kaç boyunla
amcalrı Ebu Talib'in koyunlarını bazan yalnız başlarına; bazan da yaşıtı olan
gençlerle Mekke'nin güneyindeki Ciyad dağında otlatmışlardır. Bütün nebilerin
koyun gütmüş olmalarındaki sırrı İslam alimleri, Peygamberlerdeki merhamet
hissinin daha da çoğalması ve ümmetlerini daha çok hatırlamalarına vesile olarak
göstermişlerdir.
Nitekim Efendimiz, ilahi memuriyeti aldıktan sonra mübarek hadislerinden birinde
aile reislerini sürüsünden mes'ul çobana benzetmişlerdir.
.....................
Ebu Talib, eşsiz yeğeni üzerinde titriyor. Maksadı O'nun bozulan cemiyette sel
gibi akan kötülüklere bulaşmaması. Ama, O'nu asıl koruyan bizzat yüce Allah.
Allahü teala, sevgilisini öyle bir üstünlükte yaratmış ki cahiliyet devrinin
meziyet zannedilen adetlerinden O, nefret ediyor.
Muhammed aleyhisselam, Peygamber olmadan evvel de hafif ve habis fiilerden uzak
durdular... ne içki içtikleri vaki ne puta taptıkları, ne emanete hıyanet
ettikleri. Zaten koyun gütmelerindeki bir sebep de bu. İnsanlardan uzak durmak
ve kırların tefekküre imkan veren zemininde Rabbini düşünmek.
İşte bu mübarek genç hiçbir puta asla ve asla ibadet etmedikleri gibi
müşriklerin putları için yaptıkları şenliklere de katılmazdı... Kureyşli
bahtsızlar senede bir kere sabahtan gece yarınlarına kadar Buvane adlı putlar
ile olur; Buvanenin etrafına doluşarak saç kestirir, kurban keser ve örflerine
göre tapınırlardı.
O sene Buvane için yapılan törenlere Ebu Talib ve kız kardeşleri de iştirak
ediyorlardı. Bu sebeple Sevgili peygamberimizin de kendileri ile gelmesini
istediler. Efendimiz, teklifi kabul etmeyince çok üzüldüler ve "İlahlarımızdan
yüz çevirmek deek olan bu hareketinden dolayı bir felakete uğramandan
korkuyoruz" diyerek yeğenlerini karşı konulmaz bir ısrarla ayine götürdüler. Ama
putun yakınana vardıklarında ilahi himayedeki aziz gencin aniden kaybolduğunu
farkettiler. Asil ve üstün genci bir müddet sonrra bulduklarında yüzü solgun ve
korkmuştu.
Ebu Talib ve halaları şaşırdılar.
-Ne oldu sana ya Muhammed?
-Başıma bir felaket gelmesinden korkuyorum, buyurdular. Fakat amca ve halalar bu
kanaatte değildiler.
-Kötülükler sana dokunmaz. sen üstün ahlak ve müstesna bir hilkate sahipsin...
Ne gördün asıl onu söyle?
-Bu putun yanına yaklaştığım zaman beyazlar giymiş uzun boylu biri peydah olarak
"Ya Muhammed geri çekil ve sakın puta el sürme", diyerek ikaz etti. Putları
yerin dibine batıracak dinin tebliğcisi olacak olan eşsiz insan, bir daha buna
benzer merasimlere hiç yaklaşmamışlardır. Efendimiz "sallallahü aleyhi ve
sellem" sadece u şenliklere katılmaktan uzak durmamış; u vesile ile kesilen
hayvanların etlerini dahi kabul etmemiştir. O üstün yaradılışlı genç, yaşadığı
zamanın her türlü abes ve kötü hallerinden korunuyor. İslamiyetin koyacağı
ölçüye uygun şekilde giyinikler. Bilinmeden bu hudut birazcık aşılsa nurdan
mechul varlıklar hemen müdahele ediyorlar.
Efendimiz, bir gece Mekke yakınlarında bir arkadaşıyla birlikte koyun
güdüyorlar. Arkadaşına:
-Eğer koyunlarıma bakarsan ben de Mekke'ye gidip gece masalları anlatılan
toplantılara katılayım, diyorlar.
-Olur, diyor diğer genç.
Peygamberimiz, Mekke dışındaki ilk eve yaklaştıklarında def çalgı, ıslık sesleri
işitiyorlar. Düğün var. Bir kenara oturup seyre başlıyorlar. Ama hemen göz
kapaklarına bir ağırlık çöküyor ve uyuyorlar. Güneşin sıcaklığı ile
uyandıklarında düğün-dernek bitmiştir.
Bu hadisenin aynen benzerini bir kere daha yaşamış ve yine derin bir uykuya
dalması sebebi ile eğlencelere seyir şeklinde de olsa katılmamışlardır.
İlahi irade eşsiz varlığı hep aynı hal ve aynı yol üzere tutuyor. Ne eğlence, ne
gece masalları toplantısı, ne müşriklerin bayramı... Bütün haram ve faydasız
işlerden alıkonuyor.
Efendimiz yirmi, Hazret-i Ebu Bekr "radıyallahü anh" onsekiz yaşında
bulundukları esnada iki arkadaş ticaret için Şam yoluna koyuldular. Rahip
Bahira'nın bulunduğu manastırın civarına varınca Sevgili Peygamberimiz, bir
gürgen ağacının altına oturdular. Hazret-i Ebu Bekr de bir şey sormak üzere
Bahira'ya gitti.
Bahira ağacın altında oturanı sordu. Ebu Bekr "radıyallahü anh" efendimizden
bahsedince Bahira:
-Vallahi o bir Peygamberdir. İsa aleyhisselam'dan beri oraya kimse oturmamıştır,
dedi.
Bahira'nın yeminle söylediği sözler bu ümmetin en üstünü olan Ebu Bekr
efendimizin kalbine işlemiş, Kainatın sultanı daha sonra peygambeliğini
açıklayınca bu güzel hatısanın da tesiriyle tereddütsüz iman etmişlerdir.
Güzel efendimiz, yirmi yaşlarında bulundukları sırada Mekke'de yabancılarla
zayıflar için mal, can ve namus emniyeti kalmamış, anarşı ve zulüm kol geziyor
olmuştu.
Ecnebi türccarların malları gasbedilip paraları verilmiyordu...
Zilkade ayında Yemenli bir tacir, ticaret için bir deve yüklü mal getirmişti.
Mekke'nin tünınmışlarından As bin Va'il, tacirden malları aldı fakat bedelini
ödemedi. Üzüntüden perişen olan yabancı, söz sahibi bazı ailelere müracaat
ettiyse de buralardan terslenerek döndü. Derin üzüntüye düşen Yemenli, Ebu
Kubeys dağına çıkarak feryatlar edip manzum bir ifade maruz kaldığı zulmü yüksek
sesle anlatmaya başladı.
Böyle feryatlarla şiir okurken Kureyş büyükleri de kabe'yi şerif etrafında
kümelenmiş sohbet ediyorlardı....
Bu haksızlık bardağı taşıran son damla oldu. İlk harekete geçen ve başkalarını
da harekete geçiren Sevgili efendimizin amcaları Zübeyr oldu.
Meşhur ailelerin temsilcileri Mekke eşrafının önde gelenlerinden Abdullah bin
Ced'a'nın evinde toplandılar. Yemekten sonra asayişsizliği ve yapılan zulümleri
aralarında konuştular. Şehirde yerli-yabancı kimsnin haksızlığa uğramaması,
mazlumların hakları alınıncaya kadar onlarla birlikte hareket edilmesi, zulme
mani olunması kararlaştırıldı; ve buna dair yemin edildi. Yeryüzüne adelet ve
huzuru getirecek olan efendimizin de fal şekilde rol aldığı o toplantıda alınan
karara, "Hılf-ul-Fudul Andlaşması" dendi. Gerçekten bu andlaşma, zulme mani
olarak Mekke'de tekrar asayişi getirmiştir. Peygamberimiz daha sonraki senelerde
bir vesile ile eshabına bu bahse dair şunları ifade buyurmuşlardı:
-Abdullah bin Ced'anın evinde yapılan andlaşmada ben de bulundum. Bence o yemin,
kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha kıymetlidir, Şimdi de böyle bir
meclise davet edilsem giderim.
Bu sözler adalete ne kadar değer verdiklerine en güzel misal....
Evet, insanların, cinlerin ve Peygamberlerin en üstünü o sıralar yirmi
yaşlarındalar. Kendilerine meleklerin ilk görünmeye başlaması da bu günlere denk
geliyor.
Melekler, sevgili Peygamberimizi birbirlerine göstererek:
-İşte bütün alemin hidayetine sebep olacak Peygamber. Ama henüz davet zamanı
gelmedi, diyor ve gözden kayboluyorlardı.
Peygamberimiz yine yirmi yaşlarında bulundukları bu sıralarda Mekke'ye bir kahin
kadın geldi... Bir Mekkeli nereden aklına düştüyse kahineye:
-Söyle bakalım hangimizin ayağı makam-ı İbrahimdekine benziyor? diye sordu.
Adam, İbrahim aleyhisselamın Kabenin duvarlarını inşa ederken iskele olarak
kullandığı ve iki mübarek ayağının izi bulunan makamı kastediyordu.
Kahine:
-Şu ince kum olan yere bir örtü sererek üzerinde yürürseniz söylerim.
Denilen yapılıd ve çıplak ayakla örtünün üzerinden geçilmeye başlandı. Gecenin,
örtü üzerinde ayak izi kalıyordu. Kadın dikkatle izlere bakıyor... nihayet
efendimiz yürüyünce:
-İşte, dedi. Makamı İbrahimdeki ayak izlerine benzeyen izler....
..................
Hiç bir okula, hocaya gitmediği; üstelik annesiz-babasız büyüdüğü halde
efendimizin sahip olduğu üstün ahlak ve meziyet herkesi hayrete düşürüyor...
Sakin, yumuşak sabırlı, güler yüzlü, herkese karşı iyi, dürüst, cömert ve
sayılamayacak kadar iyi huylar.... yirmi yaşındaki bir insan bunları nereden
öğrenmiş olabilir ki? Kimse bunu araştırmıyor.
Fakat herkes O'ndaki benzersiz ahlaka hayran; bu yüzden O'na "el emin" lakabını
vermişler. İsminden çok "inanılır ve güvenilir doğru insan" demek olan el emin
deniyor ve bu şekilde hitap ediliyor.
 
MUHAMMED'ÜL EMİN
MÜRAAT-İ EDEP ŞARTIYLA GİR NABİ, BU DERGAHA
METAF-İ KUDSİYANDIR, BÜSEGAH-I ENBİYADIR BU Nabi
Annelerin annesi; annemiz... Hadice anne radıyallahü anha... ilerde
Peygamberimize zevce olarak seçilmişlerin seçilmişi.
Emsalsiz bir güzellik ve bu güzelliğin nurlandırdığı üstün akıl, erişilmez
iffet, gıptalar ötesi haya ve engin edeb.
Arabın en soylularından ve "tahire" temizlerin temizi ünvanlı zengin bir
kadın... beyi vefat etmiş. İsteyeni çok. Fakat bu üstün insan tevazu içinde
yaşıyor ve incil, Tevrat gibi ilahi kitabları tedkik ediyor.
Hadice radıyallahü anha annemiz, bu günlerde bir rüya görüyor... ay gökyüzünden
inerek göğsünden giriyor ve nuru kollarından dışarı çıkıyor... bütün yeryüzü bu
nurla ışıl ışıl. Cihan nurla yıkanıyor. Hayran kalınacak, aklı alacak bir
güzellik... manzara hiç bitmese...
Ama; seyrine doyulmayan manzara annemiz uyanırken bitecek ve istikbalde
hakikatine kavuşmak üzere rüyayı yorumlatmak için Varaka bin Nevfel ile
görüşecektir.
Varaka, Hadice validemizin amcasının oğlu... Putlara tapmayan bir alim kimse.
Yaşlı adam, rüyayı ilminin rehberliğinde isabetli bir şekilde tabir etti.
-Şunu bilin ki ahir zaman Peygamberi dünyaya gelmiştir. Kureyş kabilesinin Beni
Haşim kolundan biri. Ya Hadice; sen bu Peygamberle evleneceksin. Evliliğinizde
ona vahiy gelecektir. İlk iman eden de sen olacaksın. Bu dinin nuru bütün alemi
dolduracaktır... İşte rüyan!
Hazret-i Hadice aldığı cevaba çok memnun oldu. Demek ki taçların en yücesi kendi
başına konacaktı. Şimdi dikkatle ama kimseye bir şey belli etmeden varaka Bin
Nevfel'in anlattıklarının aslına ereceği günleri gözlüyordu.
Acaba kimdi bu müstakbel Peygamber... kimdi saadetinin sultanı olacak insan?
Bu sıra Hazret-i Hadice'nin zihnini en fazla buna benzer sualler meşgul
etmeliydi...
Rüyaların görüldüğü varaka bin Nevfel'in kendisinden söz ettiği o günlerde
insanların en hayırlısı aziz ve sevgili Peygamberimiz yarmibeş yaşına
gelmişlerdi.
Bir gün halaları Atike hanım, Ebu Talib'e gelerek yeğenlerinin evlenme yaşına
girdiğini; bir çaresine bakmak lazım geldiğini hatırlattı.
Ebu Talib, kardeşine hak verdi:
-Doğru diyorsun. Zihnim hep yeğenimizin evlenme meselesi ile meşgul ama bu
sırada elimiz de bir hayli sıkışık...
-Hadice Hatun'un Şam'a kervan yollayacağını; ve kervanı emanet edeceği emin bir
insan aradığını işittim. Bu insan yeğenimiz olabilir. Zaten ona herkes
"Muhammed'ül Emin" demiyor mu? O'ndan daha emin, daha dürüs kimse yok ki...
böylece biraz para kazanır. Eğer fikrimi isabetli buluyorsan Hadice ile
konuşabilirim.
Ebu Talib, razı oldu ama gönlü şanlı yeğenine bu işi layık görmüyordu. Bir de
işin ucunda O'nun için Şam yahudilerinin vereceği tehlike vardı... fakat çare de
yoktu. Zira düğün yapacak imkandan mahrumdu.
Hakikaten Hadice annemiz Şam'a gidecek kervanla satılmak üzere yüklüce bir mal
gönderecekti. Bu maksatla kendisini temsil edcek hakka hukuka riayet eder dürüst
birini arıyordu...
O, bu evsafta birini ararken bir gün kapısı çalındı.
Gelen Atike hanımdı. Hadice anne, onu kabulden sonra,
-Ey arabın hanımefendisi gerçi gelişin canıma minnet ama; bir emrin mi var? diye
ziyaretinin sebebini anlamak istedi.
-Bilmiyorum duymuşluğun var mı benim bir yeğenim var, ismi Muhammed bin
Abdullah'dır. Babam Abdülmuttalib, kardeşim Abdullah vefat edince torununun
yetişmesini bizzat kendi üzerine aldı ve dünyasını değiştirmeden evvel O'nu
oğullarından Ebu Talib'e emanet etti ve hakkında bir çok dikkat çekici güzel
şeyler söyledi. Bambaşka bir insan olan yeğenim şimdi yirmibeşinde. Evlenme
çağı. Gel gör ki Ebu Talib'in düğün yapmaya kudreti yok. Şam'a kervan
göndereceğin kulağıma geldi. Eğer yeğenime bu işi imanet edersen bir mikdar para
kazanmış olur. Sana minnettar kalırız.
Zeki Hadice anne anlatılanlarla rüyası arasında bir mana bağı gördü. Çok
sevindi. Her halde son Peygambere; nuru ile cihanı parlatacak olana dair izleri
bulmuştu...
-Muhammed'i duydum. Doğru ve emin bir insan olduğunu işitiyorum.Böyle bir insana
başkasına takdir ettiğim ücretin çok daha fazlasını severek veririm. Ama yine de
O'nu bir kere görmem lazım. Zira bildiğiniz gibi ticari bir kervanın idaresi zor
bir meslektir. Bu sebeple bu çetin işi başarıp başaramayacağını kendisini
görerek kanaat sahibi olmak istiyorum.
Aslında Hazret-i Hadice'nin maksadı başkaydı. Tevrat ve İncil'de son peygamber
anlatılıyordu. Bu kitaplarda yazılı olan belirtiler acaba Atike'nin yeğeninde
var mıydı; yok muydu? Hadice radıyallahü anha bunu bilmek istiyordu.
Atike hanım yeğenini alıp götürmek için veda ederek ayrıldı. Hadice validemiz,
çok değerli bir misafir ağırlayacağı için zaten çiçek gibi olan evine biraz daha
tertip ve çeki düzen verdi ve hizmetçilerine mübarek efendimizden bahsederek
biraz sonra geleceklerini; onların teşrifinde büyük bir saygı ile
karşılamalarını ve hizmeteleri en ağırından yapmalarını tenbih ederek kendisi
tekrar Tevratı alıp en büyük Peygambere ait müjdeleri incelemeye başladı...
Bir müddet sonra Atike ile El Emin ünvanlı emsalsiz genç, İslamiyetten önce de
sonra da "Tahire" lakabını hakkıyla taşıyan sevgili annemizin evinde ve O'nun
karşısında idiler.
Yüksek misafirlere en itinalı hizmetler, en içten sevgilerle sunulurken hazret-i
Hadice, Tevratta ahir zaman Peygamberi için verilen bilgilerle Habibullah
arasında mukayese yapıyordu.
Netice'de Hadice anne, bu genci istikbalin/ muhteşem Peygamberi olacağına kesin
olarak kanaat getirdi. Ve rüyasında Muhammed'ül Emin'le alakalı olduğunu
açık-seçik anladı... her şey gün gibi ortadaydı.
Bir çok insanın evlenmek için her fedakarlığa razı olduğu Hadice, Kureyş'in bu
fakir, fakat üstün ahlak ve yaradılışdaki delikanlısı ile evlenecek ve bu genç,
ilan edeceği dinle batıl namına ne varsa yerle bir ederek yepyeni bir dünyanın
kapısını aralayacaktı.
Fakat Hadice anne, hiç renk vermedi ve sezip anladıklarından tek kelime
anlatmadı. Üstelik düşündüklerini bir sır olarak sakladı. Akıllı kadın tedbiri
elden bırakmıyordu. Eğer bildiklerini açıklarsa bir çok zengin ve itibarlı kimse
kızını O'na vermeye kalkışabilirdi. Bu sebeple evleneceği zamana kadar O'nu hep
gözden gizlemeye çalıştı.
Atike ile ücret meselesini de görüştükten sonra kervanın sefere çıkacağı günü
tesbit ettiler, ve Efendimizle Atike oradan ayrıldı. Ev sahibesi Peygamberimize
seferde giymesi için bir elbise vermişti...
Hazret-i Hadice, efendimize önce hediye ettiğinden başka kıymetli bir elbise
daha kaldırdı, gösterişli bir deveyi süsleyip donatarak kölesi Meysere'ye şunu
tenbih etti:
-Kervan Mekke'den uzaklaşıncaya kadar Muhammedül Emin yol elbisesini giyecek ve
basit bir deveyi kendi sürerek gidecektir. Ama şehirden iyice uzaklaşınca O'na
şu elbiseleri hediye ettiğimi söyleyerek giymesini rica et ve bu süslediğimiz
deveye bindir ve yularını da kendin çek; O'nun emrindesin ve hizmet karısın.
İzni olmadan hiç bir iş yapma ve kendisini tahlikelere karşı korumaya çalış.
Ayıca işleri bir an evvel bitirip çabuk gelmenizi bekliyorum. Gecikmeniz Kureyş
ve Beni Haşim nezdinde mahçup olmamıza sebep olur. Şayet bu söylediklerimi
yapabilirsen seni bol mali ile memnun edeceğim.
Hareket günü meydan, seyir ve vedalaşmaya gelenlerle dolmuştu. Efendimizin
halası Atike hanım, o asil yeğenini elinde deve yuları ile görünce katlanılan bu
mecburiyetten dolayı çok üzüldü ve ağlayarak:
-Ey Abdülmuttalib, ey zemzem kuyusunu bulan ve ey Abdullah; yattığınız yerden
başınızı kaldırın da evladınızı görün.
Ebu Talib fanalaştı. Hatta Sevgili Peygamberimiz de üzüldüler...
Hiçbiri Hazret-i Hadice'nin halkın nazarından saklamak için O'nu böyle
giydirdiğini ve kısa bir zaman sonra sultanlar gibi giyinerek gözalıcı bir
deveye bineceğini bilmiyorlardı...
Hatta üzülenler sadece efendimiz ve akrabaları değildi. Melerler dahi ağlayarak:
-Ya Rabbi! Bu Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem ki sen O'nu kendine sevgili
seçtin, dediler.
Allahü tealadan hitap geldi:
-Evet O benim habibimdir. Ama siz muhabbet sırrımı bilmez ve seven ve sevilenin
arasındaki esrara vakif olamazsın. Bu makamı kimse bilmez. Bu gizli işten kimse
birşey anlamaz.
Ve kervan hareket etti; kalabalık yavaş yavaş dağlıyor.
Kervan, tamamen şehirden uzaklaşınca, Meysere,efendimize gelerek emrinde
olduğunu söylidi ve Hadice validemizin aldığı kıymetli elbiseyi takdim ile
giymesine yardımcı olduktan sonra bu iş için ayrılmış deveyi getirdi ve:
Efendimiz üzerinde olduğu halde hayvanın yularını kendisi çekmeye başladı.
Sevgili Peygamberimize yapılan bu imtiyazlı muamele aynı seferde bulunan Ebu
Cehil vee Şeybe'yi hasetten çatlattı...
Meysere'yi sıkıştırmaya başladılar:
-Şu yetime nedir bu iltifat! Üzerindekini al eskileri giydir. O'na ağır işler
ver. İşlerin altından kalkmasın ezilsin.
-Alemlere rahmet olarak gelen bu genç ne yapmıştı ki onlara? Hiçbir şey.
Hasetler Efendimizdeki iyiliği çekemiyorlar.
Meysere bu densizliğe dayanamadı:
-N'oluyor size? Sizin köleniz değilim herhalde! Hadice hanımın kölesi olduğuma
göre bana niçin karaşırsınız. Hanımefendinin emir ve talimatı böyle; anladınız
mı?
Dünyada sadece kötüler yaşamıyorlar ki!.... Aynı seferde bir de kadir bilir bir
yolcu var. İsmi Huzeyme bin Hakim Sülemi. Huzeyme aynı zamanda Hadice anneye
akraba.. Az evvelki nadanların yetim diye horladıkları iki cihanın sultanını
öyle kalbden sevdi ki az zamanda, O'nunla dost olma bahtiyarlığına kavuştu ve
hep birlikte oldular.
Ebu Cehil'le Şeybe adlı zalimlerin o habis sözlerinden sonra Huzeyme bin Hakim
Süleminin Efendimize dostluk elini uzatması Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve
sellem kalbini ne kadar ferahlandırmıştır...
Huzeyme de Meysere de bir çok harikulade hallere şahid oldular. İşte biri:
İki deve ani felc gibi bir rahatsızlık geçirdi. Kervan gitmesine rağmen zavallı
hayvanlar yürüyemiyor. Meysere, bu sırada orada olmayan sevgililer sevgili
Peygamberimize koşuyor ve durumu naklederek:
-Ne yapacağız, diyor.
Güzel efendimiz, sultani tvrı ile gelerek elleri ile develerin ayaklarını
sığayarak dua ettiler...
Hayvanlar birşey olmamış gibi ayakta.
Evet; O deminki mecalsiz develer, şimdi kervanın en önünde yol alıyor:
Ya Rabbi, O mübarek eller bizleri de sığasın; Allahım gül kokulu o elleri
öpmemizi nasip et.
Hasta hayvanlardaki bu ani iyileşme Meysere ile Huzeyme'yi hayrete düşürdü ve:
-Bu gencin namı ve şanı çok yüksek olacak, kanaatine vardılar.
............
Kervan, Basraya geldiğinde Rahip Bahira'nın manastırına yakın bir yerde mola
verdi... Geçen zaman içinde Bahira vefat etmiş ve yerine Nestura rahip olmuştu.
Peygamberimiz, dinlenmek için bir kuru ağacın altında oturdular, ağaç hemen
yeşerdi, çiçek açtı ve meyve verdi. Çevrede bulunan diğer ağaçlar da yapraklarla
donandı.
Bu inanılmaz hadiseye pencereden bakarken gözleri ile şahid olan Nestura, bir
hızla aşağı inerek elinde bir sayfa olduğu halde bu farkı yolcunun yanına geldi
ve soluk soluğa:
-Lat ve Uzza hakkı için ismini söyle, dedi...
-Bana bundan daha ağır bir söz söylenmemiştir. Nestura, diğerleri gibi
efendimizin de bahsettiği putları kabul ettiğini zannederek böyle konuşmuştu.
Veya yabancıyı sınamak istiyordu.
Rahip aldığı cevap üzerine bir elindeki kağıda, bir yabancının yüzüne baktı ve
sonunda meysere ile Huzeyme'ye dönerek:
-İsa aleyhisselama İncili gönderen Allah hakkı için söylüyorum ki bu son
Peygamberdir... dedi ve iç geçirerek:
-Ah, keşke ben de O'na vahiy nazil olacak zamana erseydim ve kendisine iman
etseydim, diyerek Meysere ve Huzeymeyi şiddetle sarsan sözlerini tamamladı.
Sonra Nestura, Huzeyme ve Meysere efendimizin yanından uzaklaştılar. Sevgili
Peygamberimize dair sohbet ediyorlardı.
Meysere, kızgın güneşte iki kurşun efendimizin başı üstünde uçarak gölge
yapmasını, ayaklarının altından su fışkırmasını, alnındaki nuru, elini sürdüğü
yemeklerin çoğalmasını ve hasta develerin iyileşmesini anlattı.
Rahip
-Uzun zamandır Allah'ın Sevgilisi ile konuşma devletine kavuşmayı gözlüyordum.
Elhamdülillah işmdi bu şerefe nail oldum. size dost nasihatim şudur: Bu sayfada
yazılı olduğuna göre gerçi O, herkese galip gelecektir. Lakin yine de
düşmanlarından sakınmak lazım. En can dünşmanı Yahudiler... Bu sebeple yanından
fazla ayrımayın ve beni dinlerseniz Şam'a gitmeyin. Zira orada Yahudiler çoktur;
kötülük yapmalarından korkuyorum.
Akıllı Meysere ve Huzeyme, Rahip Nestura'yı dinleyerek getidikleri malları Busra
pazarına satışa çıkardılar.
Malları, bereket sebebi Sevgili Peygamberimiz hürmetine güzel karlarla
satılıyordu. Efendimiz de bizzat satış yapıyorlar.
Böyle mal satarken bir müşteri, Peygamberimizin söylediği fiyatın doğruluğuna
inanmayarak:
-Lat ve Uzza'ya yemin et! dedi.
Efendimiz:
-Benim alemdeki tek düşmanım o bahsettiklerinrin. Yanlarından geçerken başımı,
görmemek için başka tarafa çeviririm. Nasıl onlar için yemin ederim?
Cevaptan irkilen müşteri:
-Sen Mekkelisin galiba?!
-Evet
-Doğru söz, bu söylediklerindir, dedi.
-Meysere ile Huzeyme'ye döndü:
-Vallahi, son peygamber bu arkadaşınız olacaktır. O mevcudatın özüdür. bu alem
ve öte alem Onun yüzüsuyu hatırına halkedilmiştir, dedi ve malı satın alarak
gitti...
Efendimiz, Meysere ve Huzeyme Hazret-i Hadice'nin mallarını Busra'da dolgun
karla satarak Şam'a gitmediler.
Huzeyme, sevgili arkadaşına:
-Bu gördüklerimle senin ahirzaman peygamberi olacağına iman ettim. Dostun
dostum, düşmanın düşmanımdır. Şimdi müsaadenle memleketime gitmek istiyorum.
peygamberliğini ilan edince yanına gelecek; sana tabi ve hizmetkar olacağım,
dedi ve hakikaten Mekke'nin fethinden sonra gelerek müslüman oldu...
...........
Meysere ile Efendimiz dönüşe geçtiler.Bir konak
lama yerine geldiklerinde Hazreti Ebubekr de kendilerine katıldı.
Ebu Bekir radıyallahü anh Meysere'ye:
-Kervanın gelmekte olduğu haberini Hadice hanıma bildirmek lazım; bunu da
Muhammed'ül Emin'nin yapması en münasibdir; ne dersin diye bir teklifte bulundu.
-Peygamberimizle Meysere fikri yerinde buldular. Meysere, hemen efendimizin
develerini kıymetli örtülerle donatmaya başladı.
Ebu Bekir radıyallahü enh sebebini sorunca Meysere:
-Hanımefendi haberi götürene deveyi üstündekilerle hediye eder; bunu bildiğim
için aziz arkadaşımızın iyi bir hediyeye kavuşmasını arzu ediyorum diye cevap
verdi.
tam bu sırada Ebu Cehil de yanlarına gelmişti.
Konuşulanları işitince lafa karıştı:
-Muhammed henüz çocuktur daha evvel sefere çıkmadığı için yolları da iyi
bilmiyor başkasını gönderin...
Meysere'den önce Ebubekr radayallahü enh atıldı. Kısa fakat manalı cevap verdi:
-Bütün alem onun çocuğu sayılır.
Meysere bir mektup yazarak Hadice anneye verilmek üzere Peygamberimize teslim
etti.
Efendimiz yola çıktılar. Bir zaman gittikten sonra uyku bastırdı.
Bu sırada deve yolu kaybetti. Yüce Allah, hemen Cebrail aleyhisselamı göndererek
deveyi tekrar yoluna çektirdi ve üç günlük mesafeyi bir anda kat ettirerek Tayyi
mekanla Mekkeye ulaştırdı...
...Kervanın dönüşü yaklaşınca Hazret-i Hadice bir grup cariye ile evin damına
çıkar gelen olup olmadığına bakardı.
Yine böyle birgün Hazret-i Hadice ile cariyeler bir taraftan konuşup bir
tarafatan ufkulaşıp gelen yolları gözlerken birini farkettiler.
Evet; bir gelen vardı ve iki kuş bu gelen yolcuyu yakıcı çöl güneşinden
koruyordu.
Gelenin Sevgili Peygamberimiz olduğunu Hadice anne herkesten evvel tanıdı ama
belli etmedi...
Peygamberimiz, nihayet yanlarına geldi ve dua ederek mektubu verdi:
Meysere şunları yazmıştı:
"Bu defa çok kar ettik. Muhemmd'ül Emin'in bereketi ile kazancımız umduğumuzdan
fazla oldu."
Hadice radıyallahü anha mektubu yazıp, Peygamberimize teslim etti ve deveyi
zinetleri ile birlikte alelemlere rahmet olarak gönderilmişe hediye etti.
Resulüllah mektubu alarak aynı gün içindeki kervana yetişti. Böyle bir şey
imkansız olduğu için Ebu Cehil sevinerek Meysere'ye:
-Bak beni dinlemedin. İşte yolunu şaşırmış geri geliyor, al bakalım, dedi....
Meyerse, müteessir oldu.Ama biraz sonra Peygamberimiz gelerek cevabi mektubu
verince
herşey değişti ve Meysere:
-Ey Ebu Cehil, işte Hadice'nin mektubu.Demek ki sen şaşırmışsın.
Bir kölenin bu sözleri Ebu Cehilin zoruna gitti:
-İnanmıyorum!Bukadar mesafe aynı günde gidip
dönülmez.Ben şimdi işin aslını öğreneceğim.İşte
kölemi gönderiyorum.Yalan söylendiğini ortaya çıkaracağım dedi, ve kölesini
Mekke'ye yolladı:
Ebu Cehilin kölesi Hazreti Hadice'ye gelip müjde vererek, müjde istiyince,Hadice
anne:
-Muhammedül Emin müjde getirmişti.Sen niçin geldin ki? diyerek hayretini
bildirdi.
Köle mahcup halde geri döndü ve Ebu Cehil'in yanına vardığında olanları
anlatdı.Ebu Cehil,hakikata teslim olacağına kinini biledi.
......
Kervan kafileyle Mekke'ye girerken Hadice validemiz penceresinden gelenleri
görüyordu... İki kuş efendimizin başı üstünde gölge yapıyor ve O alnında gün
gibi parlıyan nurla herkesten ayrılıyordu...
Hadice anne Meysere'yi kabul ettiğinde, O'na Efendimizin başı üstünde gördüğünü
aslında melek olan iki kuşu anlatınca Meysere:
-Bütün yolculuk boyunca kuşlar başının üstündeydi dedi ve yaşadıkları ilahi
hadiseleri, rahibin söylediklerini, develerin iyileşmesini, neler olmuşsa tek
tek hanımına bildirdi.
Hazret-i Hadice, Meysere'den bildiklerini saklamasını rica etti.
Son olarak Peygemserimizle Meysere Busra'dan getirdikleri malları da Mekke
pazarında satarak parasını Hazret-i Hatice'ye teslim ettiler. Yapılan hesapta,
Hadice validemizin gerçekten bu seferde ötekilerden çok kar ettiği anlaşıldı. Ve
çok memnun oldu... Para ve hediyelerle hizmeti geçenleri sevindirdi.
.....
Hadice anne, şahid olup işittiklerini tekrar Varaka bin Nevfel'e götürdü.
Varaka:
-Muhammed'ül Emin'in son Peygamber olacağına hiçbir şüphe kalmamıştır.
Naklettiklerinin anlanı budur.
 
HATİCE'TÜL KÜBRA
KABÜL EYLE CİVAR-I İZZETİNDE ÇEKMEYEN GURBET
BİLİRSİN KENDİ ŞEHRİMDE GARİBİM YA RESULALLAH
NAZIM
Hadice, Hüveylid'in kızı. O da Kureyş'in Esed oğullarından.
Hadice, radıyallahü anha, derin ilmi, kültürü, zenginliği güzelliği ve soyu ile
devrindeki kadınların en üstünü.
Daha evvel iki kere evlenmişliği var. ilk beyi vefat edince ikincisi ile
hayatını belirtirmiş. Bu da veba hastalığından ölünce dul kalmış. Bu
kocalarından üç çocuk sahibi.
Bir çok talibi var. Çevrenin seçkin erkekleri O'nunla evlenmek istiyorlar.
"Evet" demesi için yapmayacakları fedakarlık yok. Ama o, evlenme tekliflerine
hep uzak ve menfi...
...Kimseyle evlenme fikrinde değil. Ta ki insanlığın sultanını görene kadar.
Şam'a kervan gönderme ile başlayan tanışma ve Peygamberimiz hakkında
işittikleri; gördükleri, en üstün kadında yavaş yavaş Muhammed'ül emin'le dünya
evine girme fikrini doğrudur.
İslamiyetten önce "tahire", islamiyetten sonra ise buna ilaveten "Kübra" ünvanlı
bu zeki ve alim kadın, şimdiden gelecek yılları tahmin edebilmektedir... Zaman,
bu ana kadar şahid olmadığı bir büyük inkılabi yaşayacak ve bu inkılabını
kahramanı amca himayesindeki Sevgili Peygamberimiz olacaktır.
... İnsanlığın düştüğü şirk ve cehalet bataklığından eşrefi mahlukat mevkiine
çekip çakaracak en son ve en mükemmel dinin Peygamberi Muhammed'ül emin'dir.
O halde O'na zevce olmak, ve O'nun kederinde ve neş'esinde yanında ve yardımcısı
ve destekçisi omak bir kadının dünyanın kuruluşundan kıyamet kopuncaya kadar
kavuşabileceği en yüksek nimettir.
Bunu anladığı andan itibaren Hadice anne, efendimizi adeta gözlerden saklamak,
O'na dair sırları gizlemek istemiştir. Olur ki bu hazineyi başka kadınlar da
sezer. Bu bakımdan endişeli.
Elbette haklı; bölünmesi paylaşılması mümkün olmayan bir şeref...
Şam seferinin üzerinden üç aya yakın bir zaman geçmiş olduğu halde Hadice
validemizi meşgul eden hep bu evlenme planıdır. Akl-ı fikri hep bu işte...
nitekim, niyetini akıllı ve tecrübeli bir kadın olan Nefise binti Münebbih sezer
ve O'nu konuşturarak gönlünün muradını anlar:
,-Ya Muhammed seni izdivaçtan alıkoyan nedir ki evlenmiyorsun, der.
-Kafi mikdarda param yok...
Nefise'nin maksadı da bu cevabı almaktır.
-Peki öyleyse iffeti, dini diyaneti yerinde, zengin ve güzel bir kadınla
evlenmeye ne dersiniz?
-Kim bu hanım?
Nefise kadın, düşündükleri evliliğin gerçekleşeceğine dair ilk işareti almış
olmanın memnuniyeti ile cevap verir:
-Hadice binti Hüveylid!
-Kim aracı olacak?...
Nefise hatun bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
-"Bu hizmeti ben yapacağım, dedim ve Hadice'ye koşarak büyük müjdeyi verdim."
Hadice, amcası Amr bin Esede ile amcazadesi Varaka ibni Nevfel'li çağırttı. Ve
fikrini onlara açarak aile büyükleri olmaları sıfatı ile yardımlarını rica
etti...
Hazret-i Hadice'nin amcası ve amcasının oğlu Sevgili Peygamberimiz'e giderek
O'nunla görüşüp düğün gününü konuştular ve yanından ayrıldılar. Haber Ebu Talib
ve kardeşlerini şaşırttı. Çünkü bir düğün yapacak mali imkana sahip
değillerdi...
Onlar, bu endişe ve efkarda iken Peygamberimiz Hazret-i Ebu Bekr'in dükkanına
gitti. Niyeti kendisini kırmayacak bu dostundan ödünç para almaktı.
Ebu Bekr radıyallahü anh, aziz efendimizi uzaktan görünce kalbinde sevgi biraz
daha kabardı; ve kendi kendine şöyle niyet etti:
"Muhammedü'l emin benim en yakın dostum ve en makbul arkadaşımdır. Eğer bir şey
isterse asla geri çevirmeyeceğim."
Sevgili Peygamberimiz, yanına vardığında Ebu Bekr efendimiz, arkadaşını biraz
üzüntülü gördü. Sebebini anlayınca kasayı açtı ve:
-İstediğin kadar alabilirsin, diye onu ferahlandırdı. Hazrez-i Ebu Bekr'e:
-Hiç bir işimde yardımını esirgemedin diyerek O'na dua buyurdular ve nikaha
davet ettiler.
Seçkin arkadaşları, davete:
-Başım gözüm üstüne, diyerek geleceklerini bildirdiler.
Peygamberimiz ihtiyacı kadar para alarak bununla düğün haırlıkları yaptı.
Nikah, Hadice annemizin konağında yapılacaktı.
Her taraf süslü ve donatılmış. Hadice radıyallahü anha, cariye ve hizmetçilerine
bundan sonra hür olduklarını, kendilerini bu düğün hatırına azad ettiğini
müjdeledikten sonra ellerine içi altın ve mücevher dolu tabaklar vererek Sevgili
Peygamberimiz konaktan çeri girince mübarek ayaklarına saçmalarını tenbih etti.
Efendimiz, amcası Hazret-i Hamza ile nikahın yapılacağı Hazret-i Hadice'nin
evine geldiler. Biraz sonra Ebu Talib ve Kureş'in diğer ileri gelenleri de
hazırdı.
Hazret-i Hadice'nin amcası Amr bin Esed ve amca çocukları ile kadın ve erkek
akrabalar daha önceden gelmişlerdi.
Hadice ikramlık olarak koyunlar kestirip yemekler hazırlatmıştı...
Yemekler yendikten sonra, Ebu Talib, devrin adeti gereği nefis bir konuşma
yaptı:
-Allah'a hamdolsun ki bizi İbrahim'in zürriyetinden, İsmail'in neslinden,
Maad'ın cevherinden ve Mudar'ın kanından yarattı. Ve Kabe'nin bekçisi, Mekke'nin
mensubu ve halkın reisi yaptı... yeğenim Muhammed bin Abdullah her Kureyşli'den
üstündü. Kimse onunla mukayese ğdilemez. Gerçi malı azdır ama. Mal değimiz ne?
Bir gölge. Bir gün burada, yarın başka yerde. Yemin ederim ki, yeğenimin itibarı
bundan sonra daha da yükselecektir. İşte bu genç, şimdi sizden kızınız Hadice'yi
helallığa istemektedir. muaccel ve müeccel mehir olarak yirmi deve teklif
etmektedir!..."
Ebu Talib'ten sonra da Varaka ibni Nevfel bir konuşma yaparak, Ebu Talib'i
tasdik etti. Ve kendilerinin de soylu bir sülele olduklarını ve hısım olmak
istediklerini bildirdi ve hazır olanları şahid tutarak kızlarını verdiklerini
söyledi. Ebu Talib, Hadice radıyallahü anhanın amcası Amr bin Esed'in de fikrini
almak istedi. Amr:
-Şahid olun ki Hadice binti Huveylid'i Muhammed'e verdim, diyerek rızasını
açıkladı.
Konuşmalardan sonra herkesi neş'e kapladı. Peygamberimiz iki deve kestirip
yemekler vererek velime cemiyeti yaptılar.
Nikahı, İslami usul ve esasa uygun olarak Varaka kıydı.
Efemdimiz yirmibeş, Hadice validemiz kırk yaşında oldukları helde aynı gün
Hadice radıyallahü anha ile evlendiler... Hadice annemiz de bütün malını Sevgili
Peygamberimize hediye etti ve kendisinin de O'na muhtaç olduğnu arzetti.
Ebu Talib de evinde bir deve kestirerek, Kureyş eşrafını çağırdı ve Sevgli
Peygamberimizle hanımını davet etti... teşriflerinde sevincinden ağlayarak bütün
üzüntülerinin gitmiş olduğunu söyledi...
Evlilikleri, anlayışlı, müşfik, candan yardımcı Hazret-i Hadice'nin vefatına
kadar yirmidört yıl sürdü. O hayatta iken efendimiz başka bir kadınla evlenmedi.
Sevgili Peygamberimiz'in İbrahim ismindeki çocuklarından başka bütün evletları
Hadice validemizden dünyaya gelmiştir. İlk çocukları Kasım'dır. Bu sebeple
Peygamberimize "Ebül Kasım" denir... diğer çocukları: Zeynep, Rukiyye, Ümmü
Gülsüm, Fatıma ve Abdullah'dır.
böylece Hadice annemizden ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı çocukları
olmuştur. Kızların büyüğü Zeynep, küçüğü Fatıma'dır. Babasının gözbebeği yavrusu
Fatıma, Efendimiz kırk yaşında iken düyaya gelmiştir.
Küçük Kasım'la Abdullah, Mekke'de olmak üzere bütün çocukları kendileri hayatta
iken vefat ettiler. Sadece göz nurları Fatıma anneciğimiz hariç. Bu can
yavruları kendilerinin büyük göçlerinden altı ay sona ebediyet alemine
yollandılar...
... İşte Sevgili Peygamberimizin bir bir yavrularını kaybetmeleri, Onların
böylesine zor bir imtiha tabi tutulmaları bazı müşrikleri zevklendiriyor.
Bunlardan As bin Vail ismindeki küstah, "Muhammed'in nesli kurudu. Bundan böyle
ebterdir. Soyu bitti" deme cür'etinde bulununca bu ağır sözler yüce Allah'ı
incitti ve Kevser suresini göndererek bu sefil söze cevap verdi:
"-Asıl sana ebter diyenlerdir ki ebter olacaktır."
Elbette Rabbimizin buyurduğu oldu ve sevggilisine dil uzatanlar kurumuş ağaçlara
dönerken O'nun mübarek soyu Hazret-i Ali ve Hazeret-i Fatıma evletları Hasan ve
Hüseyin efendilerimizle devam etti. Hem de yüce Allah bu soya öyle bir bereket
verdi ki, başka hiç bir nesilde görülmeyen nve görülmeyecek şekilde Hazret-i
Hüseyin çocukları Seyyidler ve Hazret-i Hasan çocukları Şerifler çoğala çoğala
bütün yer yüzüne yayıldılar.
 
ASIL HÜRRİYET
AF EDİP YA RAB BAĞIŞLA CÜRM-Ü İSYANIM BENİM,
HIFZ İLE AHİR NEFESDE SIDK U İYMANIM BENİM
2. Sultan Mustafa Han (İkbali)
Sevgili peygamberimiz, Hadice validemizle evlendikten sonra da ticaret yaptılar.
Saib bin Abdullah'ı ortak almışlardı. Hisselerine düşen kazançla fakir ve
yetimlere yardım ediyorlardı.
Henüz vahiy gelmesine zaman var. Otuziki-otuüç yaşlarındalar. Gözlerine nur
görülüyor ve gaipten kendilerine isimleri ile hitap eden sesler duyuyorlar.
Bunları sadece sevgili zevcelerine açıyor; başka kimseye söz etmiyorlar...
Hadice validemiz, bir gün yeğeni Hakim bin Hizam'dan Şam'a gittiğinde kendisine
bir köle satın almasını rica ettiler.
Genç, halasının isteğini Zeyd bin Harise'yi satın alarak yerine getirdi.
Zeyd, sekiz yaşlarında güzel bir çocuktu... bir gün annesi ile birlikte
akrabalarında misafir olarak bulunurken ev basılmış ve pazar yerine götürülüp
köle olarak satılmıştı.
Efendimiz, Zeyd'i Hazret-i Hadice'nin yanında görünce hanımından mbu köleyi
kendisine vermesini rica etti.
Aziz kadının Zeyd'i O'na hediye etmesi üzerine alemlere rahmet olarak gelmiş
merhamet sultanı, sallallahü aleyhi ve sellem, Zeyd'i derhal azad etti ve bundan
böyle hür olduğnu, istediği yere gidebileceğini müjdeledi.. ma; sevinçler içinde
kalan yavrucak onları terk etmedi. Nasip ve hikmet. Allah, öyle takdir etmiş ve
o küçücük çocuk her hallerinden iyi insan iyi insan oldukları anlaşılan bu
aileden ayrılmamıştı...
Zeyd'in babası Haris'e yanık şiirler söyleyip ağlayarak köşe bucak yavrucuğunu
arıyordu.... annesi ise hasretten deli divane olmuştu... Hac zamanı Zeyd'in
kabilesinden bazı şahıslar Mekke'ye gelince Zeyd'i gördüler ve O'na ana
babasının yana yakıla kendisini aradığını haber verdiler.
Zeyd:
-Biliyorum, dedi. Ebeveynimin yokluğuma ağlayıp beni aradığını biliyorum. Ama
artık yorulmasınlar ve benim için oradan oraya deve koşturarak aranmasınlar.
Benim şimdi çok kıymetli insanların yanında bulunuyorum, dedi.
Adamlar, memleketlerine dönünce Zeyd'i gördüklerini, bulunduğu yeri ve
konuşmalarını babasına anlattılar.
Harise, yavrusunun hala köle olduğunu zannederek yanına fidye parası ve
kardeşini alarak Mekke'nin yolunu tuttu.
Günler süren bir yolculuktan sonra Peygamber efendimizi buldular ve yalvaran bir
dille:
-Oğlumuz için kapına geldik. makul bir fidye-i necat iste derhal bu kurtulma
parasını sana takdim edelim ve can parçamızı alıp yurdumuza gidelim...
Sevgili Peygamberimiz:
-Oğulunuz kim, diye sordular.
-Zeyd! Zeyd bin Harise.
-Paradan başka bir hal tarzı bulsak olmaz mı?
-Ne gibi?
-Zeyd'i çağırarak serbet iradesi ile karar vermesini söyleyelim. Eğer sizinle
dönmek isterse fidye-i necat vermenize ihtiyaç yok; alıp götürebilirsiniz. Fakat
beni tercih ederse Vallahi ben-beni tercih edene kimseyi tercih etmem
Bu cevap Zeyd'in baba ve amcasını çok rahatlattı; sevindiler ve:
-Adil ve güzel bir usül buldun, dediler...
Efendimiz Zeyd'i çağırttılar.
-Zeyd, bu misafirleri tanıyor musun?
-Evet efendim, şu babam, şu da amcam.
-Pekala... baban ve amcan seni almaya gelmişler.
Beni biliyorsun. sana olan şefkatimi de biliyorsun... istersen beni tercih
ederek burada kalırsın; istersen babanla gidersin, karar senin?
Babası ve amcası heyecanla Zeyd'e döndüler:
Zeyd sakin ve yaşının üstünde bir olgunlukla:
-Benim anam da babam da sensin. Ben, kimseyi sana üstün tutamam. Bu mümkün
değil!...
Cevap, Harise ile kardeşi Ka'b'ı kalbinden vurmuştu. Neye uğradıklarını
anlamıdlar.
Ancak:
-Yazıklar, yazıklar olsun sana!... Demek ki sen köleliği, hürriyete, bana,
amcana, annene ve kardeşlerine tercih ediyorsun ha? diyebildiler.
Renkleri kül gibi olmuştu, heyecandan titriyor ve çaresizliğin pençesinde
kıvranıyorlardı... son cevap büsbütün yaktı onları:
-Evet!... Hiç bir zaman, hiç bir yerde kimseyi bu zata tercih edemem!...
Elbette Zeyd de ana-baba sevdiklerini üzdüğü için üzülüyordu ama; ana-babaya
tercih edilenler de var. Hele o, yakından tanıdığı bu büyük insan olursa...
nasıl bırakıp gitsin? Eğer kölelik buysa, hürriyet kaç para eder!...
Allahım bizi de O dünya ve ahiretin; onsekizbin alemin en yükseğine köle et.
O'na köle olmak ki asıl hürlüktür...
............
Sevgili Peygamberimiz bir babayı üzerler mi... Kalbi yaralı bir insan o büyük
kapıya gelsin de yine aynı yara, aynı dertle geri dönsün; efendimiz buna razı
olur mu?
Zeyd'in bu vefasına çok memnun olmuşlardı. O'nu ve babası ile amcasını alarak
Kureyşliler'in yanına gittiler. Ve Harise ile Kab'ı bir kere daha şaşırttılar:
-Ey hazır olanlar! Şahid olun ki bundan sonra Zeyd benim oğlum ve mirascımdır.
efendimiz, böylece Zeyd'i evlat edndiler. Ve bu muameleye hazır olan herkes
şahid oldu... harise ve kab, bu hareketten çok razı olarak, Peygamberimize
teşekkür; evletlarına veda ederek Mekke'den ayrıldılar...
Ahzab Suresi nasil oluncaya kadar Zeyd; "Zeyd Bin Muhammed" olarak anıldı... Bu
sure-i şerifin kırkıncı ayeti, evletlıkların öz babalarının ismi ile
çağırılmasını emretmesi üzerine bu nasipli gence yeniden "Harise Bin Zeyd"
denilir olud...
O, öyle nasipli ki Hadice annemiz ve Hazret-i Ali'den sonra islamiyeti kabul
eden üçüncü insandır, radıyallahü anh.
Beyt-i Şerif... Şerefli ev; Kabe.
Kabe'nin duvarları, sel suları, içinde bulunan ve hazine olarak kullanılan
kuyudaki kazılar, şiddetli sıcak ve şiddetli soğuk gibi tabiat şartları
sebebiyle eskimiş.. yenilenmesi şart.
Ancak; yenilenme, duvarların İbrahim peygamberin kurduğu temellere kadar
yıkılarak tekrar inşası iele mümkün...
Kabile temsilcilerinin aralarındaki müzakerelerden sonra vadıkları sonuç bu...
...ama, Kabe duvarlarını eskirmiş dahi olsa yıkmaya cesaret edemiyorlar.Ya
başlarına bir gelirse!!!
... kur'a çekerek duvarları paylaşmayı ve bu suretle yıkım faaliyetine başlamayı
bir sıkıntı ve hayır gelirse kimsenin bundan istisna edilmemiş olmasını
kararlaştırdılar.
...kur'alar çekildi. her kabilenin yeri belli oldu.
Ne var ki beklenmedik bir şey daha oldu. Kabe-i Şerifin içindeki kuyuya
yerleşmiş ve kafası oğlak başı kadar olan bir koca yılan, kim, duvarlardan bir
parça yıkmak istese süzülüp duvara çıkarak onu öldürmek istiyordu...
Bu hal karşısında kabe'nin tamir edilmesi imkansızdı...
Duası makbul kimseler buldular. bunlar, yılanın defedilmesi ve kendilerine
mukaddes binayı imara izin verilmesi için Allahü tealaya yalvardılar.
...Bu sırada yılan, öğle sıcağında duvarlardan birinin üzerine çöreklenmiş
uyuyordu.
Cenab-ı Hak, ağzı dualıların yalvarışını kabul etti... aniden bir beyaz kuş
görünerek, yılanı kaptığı gibi götürerek Ciyad Dağı'na attı...
Sabileler, kendilerine ait yerleri İbrahim aleyhisselam'ın attığı temele kadar
yıkarak duvarları yenilemeye başladılar.
...duvarlar yükselip sıra Hacer-ül Esved taşını yerine koymaya gelince her
kabile bu şerefi kendisine mal etmek için diğerine müsaade etmemeye başladı.
Münakaşa çok şiddetlendi. Nerede ise kabileler bir birlerine girecek ve şiddetli
kan dökülecekti. Velid bin el Mugire yaşlı ve tecrübeli bir ihtiyardı. Zorlukla
havayı yumuşattı ve şu teklifte bulundu:
-Yarın Beni Şeybe kapısından ilk girecek olan şahıs, bu ihtilafın hakemi olacak
ve hal tarzı onun göstereceği şekil olacaktır.
Herkes teklifi yerinde bulundu.
Ertesi gün mlerakla beklemeye başladılar. Acaba Beni Şeybe kapısı'ndan en önce
kim girecekti. Gelecek olanın şahsiyeti çok mühimdi. Böyle bir nizayı
halledebilecek kabiliyette biri olcaktı; yoksa bu ieşin altından kalkamayacaktı
da kan gövdeyi mi götürecekti?
...herkes, bu ve benzeri kaygılar içindeyken gözlenen kapıdan ilk geçip gelen
Sevgili Peygamberimiz oldu...
Aaynı anda da bekleyenlerde büyük bir rahatlama ve yüz hatlarında gevşeme
izlenişordu. Zira O, Muhammed'ül Emindi, Ve en adil ve güzel karar vereceğinden
şüphe edilemezdi.
Problem, efendimize arzedildi ve çok vahim bir manzara olduğu ilave edildi.
Peyşgamberimiz hemen misk kokukulu hırkalarını çıkarıp yere serdiler ve Hacer-ül
Esved taşını üzerine koydular. Sonra da her dört kabileden birer kişi
istediler... bui temsilciler Muhammed'ül Emin'in talimetıyla hırkanın birer
ucundan tutarak duvara kaldırdılar. Peygamberimiz, mübarak cennet taşını kendi
elleriyle alarak yerine koydular.
Resulullahın otuzbeş yaşında bulunduğu sırada cereyan eden tamir işinde
bulundukları bsu ince ve manalı çözüm ile Mekke'de bir iç harbi önlenmiş oluyor
ve hadise günlerce konuşuluyordu.
..........
Sevgili Peygaberimizin geleceğini müjdeleyenlerden biri de Iyad Kabilesinden
Kass İbni Saide. Devrin en iyi hatiblerinden. Arapçayı billurdan kelimelerle çok
mükemmel şekilde tasarruf ediyor. Şu an Ukaz Panayırında. Çevresi dinliyenlerle
sarılı. Dinliyicilerden bazıları da yine iyi söz ustalarından.
Kass kızıl bir devenin üzerinde;yaşı, yüzü geçmiş.
Kelimeleri seçerek, meneyı ve maksadı en iyi ifade eden kelimenin bütün tesir
gücünü hesaplayarak konuşuyor:
-Ey insanlar! Geliniz! Dinlemeye, bellemeye ve ibret almaya ihtiyacınız var!
Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olmacak ollur . Yağmur yağar, otllar biter.
Çocuklar doğar; ana ve babalarının yerini alır. Sonra onlar da gider, Vukuatın
duru durağı yoktur. Birbirini takip eder. Kulak tutunuz; dikkat ediniz. Haber
var gökyüzünde, işaret var yeryüzündde. Yıldızlar yürür, denizler durur.
Gelen durmaz, giden gelmez. Acaba gittikleri yerden hoşnud kaldıkları için mi
dönmüyorlar yoksa orada tutulup uykuya mı dalıyorlar.
Yemin ediyorum!...
Allah indinde öyle bir din var ki, şimdiki dininizden daha aziz daha sevgili....
Yemin ediyorum!
Allah, bir Peygamber daha gönderecektir.
Yakında zuhur edecek... gölgesi üstümüze düşmeye başladı.
O Pelgambere iman eden bahtılara ne saadet. O'nu inkar edecek bahtsızlara
yazıklar olsun.
Yazıklar olsun ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere.
Ey insanlar!
Hani aba ve ecdat?
Hani süslü kaşhaneler?
Hani taş saraylar sahibi ad ve semud?
Hani tanrılık iddia eden Firavun; ya Nemrud nerede?
Onlar sizden zengin ve kalabalıktı.
Toprak onları değirmeninde öğüterek toz etti. Kemikleri bile kalmadı. Evleri
ıssız ve kimsesiz.Yerlerini ve yurdlarını şimdi köpekler şenlendiriyor.
Aman, aman! Onlar gibi kafil olmayın ve onların izinde gitmeyin.
Her şey ölümlüdür.
Baki olan yalnız ve yalnız Cenab-ı Hak'dır.
Tapılacak sadece Allah'dır.
Doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvelkilerden nice nice hikmetler geriğe kald.
Unutmayın ki ölüm ırmağına girecek kıyı çok; fakat kurtulcak yeri yoktur...
ister yaşlı, ister küçük, vadesi dolan bir saniye bekleyemeden göçüp gidiyor;
bir daha geri gelmemek üzere gidiyor.
Bunlar şüphesiz benim de sizin de akibetiniz.. İyi düşünün, nereden gelip nereye
gidiyoruz; niçin varız ve ne olacağız?...
... Kass İbni Saide, Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu. Ama ne tuhaftır
kendisini dinleyenler arasında ahir zaman Peygamberinin bulunduğunu bilmeden
konuşuyordu.
Bu sözlerden iki üç yıl gibi az bir zaman sonra islamiyet bütün insanlığa tebliğ
edilmeye başlandı. Yazık ki efendimiz insanlığı hakikate davet ederken Kass'ın
ömrü bu daveti almaya yetmedi. Ölmüştü...
Sevgili Peygamberimiz, İslamiyeti yaymaya başladığında, Iyad kabilesinde Kass'ın
yerini yine O'nun gibi bir muvahhid olan Carud almıştı... Carud, bekledikleri
son Peygamberin bir güneş gibi zuhur ettiği haber alınca kabilesinin önde
gelenlerini yanına alarak huzura çıkıp O'nun getirği dini kabul ettiler.
Bir kabilenin bütünüyle müminler safına iltihakından memnun olan Peygamberimiz:
-İçinizde Kass İbni Saide'yi bilen varmı? diye sordular.
Carud:
- Ya Resulallah; cümlemiz biliriz . Bilhassa ben daha iyi tanırım. Çünkü hep
O'nun yolundayım
Efendimiz:
- Kass İbni Saide'nin Suku Ukaz'da kızıl tüylü bir devenin üzerinde olduğu
halde, yaşayan ölür, ölen fena bulur, Olacak olur, diye hutbe vermelerini
unutamıyorum... daha başka şeyler de söylemişti. Hepsi hatırımda dağil.
Ebu Bekr radıyallahü anh:
- Ya Resulallah. O gün Suku Ukaz'da Kass'ı dinleyenler arasında ben de vardım.
Söylediklerinin tamamı aklımda dedi ve konuşmayı aynen tekrarladı. Carud'un bir
arkadaşı da izin alarak Kass'dan bir şiir okudu. Şiir çok açık bir şekilde
Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu.
Peygamberimiz, kendilerini büyük bir aşkla insanlığa duyurmaya çalışan Kass için
şu müjdeyi vererek O'nun dostlarını sevindirdiler.
-Ümit ederim ki, Cenab-ı Hak, O'nu kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak
diriltecek ve bana yolluyacaktır.
 
BATMAYAN GÜNEŞİN DOĞUŞU
OKU! BÜTÜN MEVCUDATI YARATAN RABBİNİN İSMİYLE Kİ; O,İNSANI KAN PIHTISINDAN
YARATTI, OKU Kİ SENİN RABBİN KALEMLE YAZI YAZMAYI ÖĞRETEN, İNSANA BİLMEDİĞİNİ
BİLDİREN KERİMLERİN KERİMİ VE İHSAN SAHİBİDİR.
Alak suresi / 1-5
Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ileride kendilerine damat ve
yerlerine halife olacak Hazret-i Ali'yi henüz ufacık bir çocukken yanlarına
aldılar... doğduğu amdan beri onunla yakından meşgul oluyoırlardı. Ama, çekilen
şu kıtlık, himayelerine de almalarını gerektirdi...
Öncekilerden daha büyük bir kıtlık, hali-vakti yerinde olanları bile sarsmış ve
herkesi geçim darlığına düşmüştü.
Sıkıntı içinde olanlardan biri de Ebu Talib; Hazret-i Ali'nin babası... Mübarek
Peygamberimiz amcasını düşünüyor. Çocukları çok olduğundan eli darda. Bunca
iyiliğini gördüğü insanın yükünü hafifletmek için bir çare bulmalı.... Akri
halde Ebu Talib yoklukla mücadele ederken O'nun rahat olması mümkün değil.
Diğer amcalardan Abbas'a gidiyorlar:
-Amcam Ebu Talib'in üyük sakıntıda olduğunu biliyorsun. Nüfusu kalabalık.
Çocuklardan birini sen birini de ben kendi evlerimize alırsak sanırım yükü
hafifler. Fikrime ne dersin?
Hazret-i Abbas, radıyallahü anh teklifi isabetli buldu. Birlikte Ebu Talib'in
evine geldiler. Ve geliş maksatlarını O'na izah ettiler.
Ebu Talib, kendisinin düşünülmü olmasına ve gösterilen vefa hissine memnun
kalarak:
-Akil ile Talib'i bana bırakın; diğer ikisini siz bilirsiniz, dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Abbas Cafer radyallahü anh'ı Efendimize Ali kerremallahü
vecheh'i bakım ve himayelerine aldılar.
...böylece Ali radıyallahü anh efendimiz, küçük yaşlarından itibaren önlerinde
örnek ve taklid edilecek insan olarak kainatın baştacını buldular... Bu iri
siyah ifözlü buğday tenli, güler yüzlü güzel mi güzel çocuk, hep ona özendi, hep
O'na benzemeye uğraştı, O'nun yaptıklarını ölçü aldı vöe daha on yaşındayken
Müslüman oldu.
Peygamberimiz otuzdokuz yaşındalar... gündüz vukua gelecek hadiseleri uyku ile
uyanıklık arasında iken gece rüyü olarak kendisine gösteriliyor.
Rüyalar aynen çıkıyor.
Böylece insanlığın kurtarıcısı, nübüvvetin kırkaltı cüzünden bir cüz olan bu
sadık ve salih rüyalarla pelygamberliğe hazırlanıyor.
Yine bu sıralar "Ya Muhammed" diye sesler duymaya devam ediyorlar.
Büyük an'a; vahyin inzaline; peygamberlik gelmesine altı ay var... bu günlerde
yalnız kalmak istiyorlar. Yanlarına bir miktar yiyecek alarak Mekke'ye bir saat
uzaklıkta olan Hira Dağı'ndaki bir mağaraya gidiyorlar.
Derin gökler, engin çöl ve ıssız ve sessiz Hira Dağı... Burada İbrahim
Aleyhisselamın buyurduğu tarzda Rablerine ibadet ve muazzam tefekkür içindeler..
Bazan Mekke'ye inerek Kabe-i Şerifi ziyaret ve tavaf ettikten sonra evlerine
gelip bir müddet kalıp ekmek, zeytin gibi azık alarak yine Hira dağı'na
çekiliyorlar....
Bazı kadınlar da faaliyetteler. Hadice Radıyallahü anha'nın kalbine fitne
sokmaya çalışıyorlar. Dedikleri şu:
-Bak; sen mal-mülk neyin varsa O'na bağışladın. Kocansa senden uzaklaşıyor.
Herhalde seni sevmiyor!
Validemizin bu cahilce sözlere cevabı:
-bunlar benim ne aklıma ne hatırıma gelir. Yanılıyorsunuz. O benle alakasını
kesmez. kendisinde saadet nişanları ve Peygamberlik işaretleri var. Yıllardır
beklediklerimin yakında ortaya çıkacağını tahmin ediyorum.
-Hadice annenin üstün bir idrak ve sezişle ortaya koyduğu tesbit tamamen
isabetlidir.
Ramazan ayının ortaları. Bir gece efendimiz, inzivada bulundukları Hira'dan
evlerine dönüyorlar. Safa ile Merve arasına geldiklerinde bir ses ile derinden
derine ürperdiler:
-Ya Muhammed, sen Allah'ın Resulüsün, ben de Cebrailim...
Ses gökten geliyordu. Başlarını kaldırdıklarında Cebrail Aleyhisselamı
gördüler... İnsan şeklindeydi. Allahın sevgilisi, meleklerin en üstünü ilk defa
gördüklerinden tanıyamıdı.
..........
Acaba gördüğü ilahi bir hadise mi idi yoksa cin veya şeytanlar mı kendisiyle
uğraşıyorlardı.
Cebrail kaybolana kadar bulundukları yerden kıpırdayamadan hep ona bakakaldılar.
Evlerine doğru yürümeye başladılar. Yol boyunca kendilerine selam verildiğini
işitiyorlar. Her tarafa baktıkları halde, taş ve ağaçlardan gayrı bir şey
görülmüyor. Taş ve ağaçlar, ahir zaman Nebisine;
-Aleyke Ya resulallah, diyerek, selam veriyorlar. Efendimiz başlarına gelen bu
fevkalede halden bayağı endişeye düşmüşlerdi. Bu halin sırrı, hakikatı aslı
neydi?
Büyük düşünce ve ızdorapla eve girdiler...
Hemen kendilerini karşılayan zevceleri Hadice radıyallahü anha;
-Yüzünde bu ana kadar şahid olmadığım bir nur müşahede ediyor ve bgüne kadar
rastlamadığım bir güzel koku alıyorum, deyince:
-Ey Hadice, bir takım seisler işitiyor ve ışıklar görüyorum, dedikten sonra
şimdiye kadar yaşamadıkları bazı haller içinde olduklarını ifade ettiler ve
şöyle buyurdular:
-Cinlerin musallat olarak beni kahin yapmalarından korkuyorum. Halbuki ben,
putlardan da kahinlerden de nefret ediyorum.
-Allah seni üzmez ve utandırmaz! Böyle deme ve korkma... A llah senin başına
böyle birşeyler vermez. Cinler semtine bile gelmez. Çünkü sen, öyle güzel
ahlaklısın ki, sözlerin hep doğru, emanete daima riayet edersin. Akrabalarla
bağını kesmezsin, misafiri seversin, düşkünlere yardım edersin, başına felaket
gelmişlerin imdadına koşarsın... Lütfen sabır ve sebat göster. Bütün insanlığa
Peygamber olacağına eminim. Korkma...
Bundan bir gün sonra; Miladi 611 tarihinin Şubatına denk gelen Ramazan ayının
17.gecesi. Güneş henüz doğmamış. Ortalıkta çıt yok.. Dünya bir uçtan öbür uca
kadar kalın bir sessizlik tabakası ile kaplanmış gibi. O, Sallallahü aleyhi
vessellem, bu ürpertici yalnızlıkla yine Hira Mağarasında itikaf ve ibatdetle
meşgulle...
Gece sehere doğru akıyor. İşte tam bu sırada mağarayı bir ışık atomu en dip
noktaları dahi aydınlatan bir nur doldurrdu. Sevgili Peygamberimizin karşısında
Cebrail Aleyhisselam. Çok güzel bir insan şeklinde. Üzerinde sırmalı atlastan
bir cübbe var. Güzel kokular sürünmüş.
Büyük melek konuşuyor. Konuşurken de semadan, dağlardan ve ağaçlardan sesi
geliyor Hayret verici bir hal.
Bu an kainatın yaşadığı en kıymetli zaman birimlerinden biridir... Kırk beri
tanıyan herkesin üstün ahlak ve yaradılışına tarifsiz bir hayranlık duyduğu
Muhammed'ül Emin, Alak Suresi'nin ilk beş ayeti ile Nebi olmaktadır.
Melek , ilahi emri iletiyor:
-Oku / İkra!
Efendimiz şaşırıyorlar:
-Okumuşluğum yok. / Ma ena bi-kari!
Bu cevap üzerine vahiy meleği Peygamberimizi kucaklayarak kuvvetle sıktı ve
tekrar :
-Oku! dedi.
Cevap aynı:
-Okumuşluğum yok!
Cebrail, aleyhisselam, bir kere daha sıktı ve yine: -Oku;
Cevap:
-Okumuşluğum yok.
Cebrail, Peygamberimizi üçüncü defa sıkıp bıraktı ve O'nu kalbinde surenin
silmeyecek tarzda yer edecek hale geldiğini anlayınca ilahi fermanı nakletti.
-Oku! Bütün mevcudatı halkeden Rabbinin ismiyle ki; O, insanı kap pıhtısından
yarattı. Oku! Ki senin Rabbin kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilmedeğini
bildiren kerimlerin kerime ve ihsan sahibidir. Peygamberimiz de ayetleri melekle
birlikte okumuştu... Yirdmiüç yıl decam edecek olan vahiy başlamış ve ebedi
islam güneşi batmamak üzere bu gecenin seherinde doğmuştu.
-Cebrailin görünmesi, O'nu üç kere sıkması ve sureyi ezberlemesi hepsi an bile
denmeyecek bir kısa zaman parçası içinde olmuş ve büyük melek gözden
kaybolmuştu...
Sevigili Peygamberimiz, gelen surenin mehabeti ile ürpertilerle dolu olarak
mağaradan çıkıp evinin yolunu tuttular. Eve varır varmaz :
- Beni örtünüz! buyurarak heyacan ve ürpertileri geçene kadar yatakta istirahat
edip sakinleştikten sonra yaşadıklarını Hadice'ye anlattılar. Hala karşılarına
çıkan fevkaladeliğin rahmani mi şeytani mi olduğundan emin değiller.
İşin hakikatını tahkik için Varaka Bin Nevfel'e gittiler. Artık gözleri görmez
olmuş bu çok yaşlı ve alim zat, işin doğrusunu onlara anlatabilirdi.Varaka
efendimizi dienledikten sonra:
-Bahsettiğin, Cenab-ı Hakkın Musa ve İsa Peygamberlere gönderdiği dürüstlük
timsali manasında "namus-u ekber" ünvanlı cebraildir. Yemin ederim ki sen İsa
Aleyhisselamın haber verdiği son Peygambersin. Yakında ilahi emirleri tebliğ ve
cihad buyurulur. Keşki ben de genç olsaydım da seni kavmin Mekkeden Hicrete
zorladıkları zaman yardımcı olabilseydim.
Mekke'den mi çıkarılacağım?
-Evet seni yalan söylemekle itham edecekler. Vahiy tebliğ edip de milletinden
düşmanlık görmemiş Peygamber yoktur, dedi. Ve iki cihan güneşinin alnından
öperek uğurladı.
Efendimizin böylece Peygamber olarak vazifendirildiklerine şüpheleri kalmadıe...
Ama ilk vahiyden sonra üç yıl vahiy enmadi. Bu zaman içinde yine meleklerin
büyüklerinden Mikail Aleyhisselam gelerek Peygamberimize bazı bilgiler
öğretiyordu.
Sevgili Peygamberimiz, bu devrede bazı vakitler üzüntü ve tereddüte düşünce
Cebrail Aleyhisselam görünerek:
-Ya Muhammed! Sen , Allah'ın Peygamberisin diyerek O'ndaki üzüntüyü giderir ve
huzurunu tazelerdi. Ancak Cebrail aleyhisselam bu görünmelerde yüce Allah'tan
vahiy getirmiyordu...
YA EYYÜHEL
MÜDDESSİR
Ey örtülere bürünüp yatan!
Kalk inzar eyle ve rabbini tekbir et
Müddessir
Ya Resulallah! Biz cahiliyet zamanında yaşamış insanlarız. Putlara tapar, öz
çocuklarımızı kendi ellerimizle öldürürdük... bir küçük kızım vardı. Bir gün
bunu yanıma çağırdım; oyununu bırakıp sevinerek geldi. Yürümeye başladım;
yavrucak da peşimdeydi. Hem cıvıl cıvıl konuşuyor; hemde bana yetişmeye
çalışıyordu. Evimizden epeyce uzakta olan kuyunun başına kadar ben önde o arkada
olarak yürüdük. Oraya varır varmaz çocuğun kolundan tuttuğum gibi kuyuya
fırlattım.
...Boğulmakta olan masumun çığlıklar dolu yalvarışı dağı taşı inletir:
-Babacığım!!! Babacığım!!!
Ama babanın kalbi kalb değil taştır sanki.
Cahiliyet örfü, kalbleri taşlaştırmış, vicdanları köreltmiştir.
Sevgili Peygamberimiz, feci hadiseyi dinleyince teessürlerinden ağlamaya
başladılar. İpek kalbleribu müthiş canavarlığı tahammül etmemişti.
Huzurda bulunanlardan biri günahını dile getiren kişiye kızarak:
-Yaptığını beğendin mi? Allah'ın Resulünü hüzünlendirdin, diye çıkışmaktan
kendini alamadı.
Efendimiz, dertli babaya:
-Bir daha anlat! buyurdular.
Baba olanları şerha şerha bir yürekle tekrar hikaye edince yeniden ağladılar;
göz yaşları süzülüp süzülüp mübarak sakalını ıslatıyordu. Yaşları sildikten
sonra pişmanlıktan kavrulan elem dolu adamı teselli ettilery
-Allah, cahiliyet sebebi ile yaptıklarınzı bir daha işlemedikce o zaman bırakır;
bugüne getirmez...İslamiyetin vahyedildiği zamanlarda Arabistan ve bütün dünya
cahiliyet içinde yüzüyor, başı çeken Arap diyarı... babasının peşinden acaba bir
şey mi verecek diye koşan küçücük bir kızı sırf dahi kıpırdamadan sulara atan,
diri diri toprağa gömen insanların asrı.
Peygamberimizin islamiyeti yaymalarından evvel esirler canlı canlı yakılıyor,
hasımlar işkence ile öldürülüyor, ahlaksızlığın her nev'i işleniyor, içki ,
kumar, hırsızlık her devirden ilerde bulunuyor, dulların yetimlerin,
kimsesizlerin malları gasb edileyordu. Hiç bir ölçü hir bir kayıt
kalmamıştı...önceki Peygamberlerden gelen dine ve yüce Allaha iman etmiş. Hanif
denen müminlerin hepsi bir avuç... diğerleri, Allaha inanıp ahireti, ceza ve
mükafatı kabul etmiyenler, Allah'a ahiret ve cezaya inanıp Peygamberliği
reddedenller ve ekseriyette olan putperestler... kendi elleriyle yaptıkları ağaç
ve taş veya taş heykellere tanrı diye tapan zavallılar.
Ve islamiyet... O mübarek din, böylesine dehşet verici bir mekana inmek üzere
bulunuyordu. O hassasların hassası, incelerin incesi yüce Resul işte bu
insanları ve daha nice insaf ve merhametten habersizleri yola getirerek onları
insanlığa örnek birer yıldız yapacaktı.
Efendimiz tam kırk yaşında iken Cebrail aleyhisselam Hira dağında O'na gelerek
"oku!"diye başlayan ilahi emri bildirmiş; kendisinin Peygamber olduğunu
müjdelemiş ama bundan sonra bir daha vahiy getirmemişti... Rabbinden haberin
gecikmesi yüce Peygamberi endişeye üzüntülü düşüncelere sevkediyordu... bir gün
yine bu halde iken Hira mağarasına çıkmıştı; orada ibadet ettikten sonra evine
gitmek üzere dağdan inerken bir ses işittiler. Başlarını kaldırıp baktıklarında
Hira'da kendisine gelen melegi altıyşüz kanadı açık olarak müthiş ürperdi veren
bir manzara ile yerle gök arasındaki kürsüde oturmuş olarak gördüler.
Efendimizin heyacandan mübarek kalbleri çarpmaya başladı. Diz üstü şere
düştüler. Ve derhal kalkarak acele evlerine gelip,
-Beni örtünüz! Beni örtünüz, buyurdular...
Ve örtündüler.Hadice validemiz etraflarında pervane.
Bu esnada kendilerine Cebrail göründü. Müddessir suresinin ilk ayetlerini
getirmişti:
Tarihi an; O'na sallallahü aleyhi ve sellem Allah'ın emir ve yasaklarını
bildirmesi için risalet vazifesi tebliğ ediliyor;
-Ey (elbisesine) bürünen Peygamber! Kalk da (kavmini Allah'ın azabı ile) korkut.
(İman etmezlerse azaba uğruyacaklarını kendilerine haber ver) Rabbini tenzih et.
Elbiseni de temiz tut. Azaba sebep olan şeyleri terketmekde sebat et.
Ayet-i kerime nazil olduğu sırada Peygamberimiz "Allahü Ekber" diyerek tekbir
getirdiler ve gelenin cin ve şeytan değil de melek olduğuna mutlak olarak
inandılar. Cin ve şeytan tekbir getirilen yerde duramazdı.
Vahiyler; insanlığı kurtaran ebedi güzellikteki sözler... vahiy birkaç çeşit:
-Sadık rüyalar! uykuda görünenler aynen çıkıyor.Sevgili efendimiz kırk yaşına
girmeden önceki altı ayda rüyadaki bu vahiylere Peygamberliğe hazırlandılar.
-Cebrail'in görünmeden vahyi Peygamberimizin nur menbaı kalbine ilham yolu ile
aktarması... "hiç bir nefs rızkını tamamlamadan ölmez" şeklinde terennüm edilen
hadisi şerifin kaynağı bu yoldaki vahye bir misal.
-Cebrail aleyhisselamın, insan kılığında ve mesala anlatılmaz güzellikteki
Dıhye, radıyallahü anh, suretinde herkese görünecek şekilde gelerek vahyi
sevigili Peygamberimize iletmesi.
Mübarek vahiy bazan korku veren şiddetli sesler biçiminde gelirdi. Bu şekilde
geliş vahyin en ağır şiddetli olanı Kış günü dahi olsa Resulullah-ın alnından
gül tomurcukları gibi terler dökülür ve yere çökerdi. Mesela Maide suresi nazil
olurken insanlığın rehberi bir deve üzerindedir. Hasıl olan manevi ağırlıktan
hayvan çöker ve ayakları ufalanır... böyle zamanlarda sevgili Peygamberimiz
melek sıfatına girerlerdi.
-Bazan da Cebrail kendi şekli ile; altıyüz kanadı açık ve parıl parıl parlayarak
gelip vahyi haber verirdi. İki kere olmuştur. İlki müddessir suresini
getirdiğinde. İkincisi de Mirac gecesi Sidretül müntehanın yanında...
Mirac gecesi Allahü tealanın harfsiz, kelimesiz, sessiz, yönsüz ve mekansız
olarak ve arada hiç bir melek ve vasıta olmadan efendimiz gökler üzerinde iken
O'na vahyetmeleri... beş vakit namazın emredilmesi'nin şekli.
-Bazı vahiyleri de Yüce Allah, arada perde olduğu halde Resulüne doğrudan
doğruya bildirmiştir.
... artık vahiyler peş peşe gelmektedir. Sevgili Peygamberimiz ilk zamanlar
ayetleri ezberleyip unutmamak için Cebrail, okurken O da tekrarlardı.. fakat
vahiy gelerek buna lüzum olmadığı ve" O'nu sana ezberletmek, okutmak bize
aiddir. Biz O'nu sana okuduğumuz zaman sen yalnız dinle. Sonra onu anlatmak,
öğretmek yine bize düşer" buyuruldu.
Emri ilahi üzerine Sevgili Peygamberimiz meleklerin en üstününü yalnızca
dinliyor ve melek gidince de gelen ayetleri hiç bir zorluk ve sıkıntı duymadan
aynen eshabına okuyordu.
..........
Sevgili Peygamberimiz o devir arabistanında yaşıyanların çoğu gibi Ümmi... ne
okumuşluğu var; ne de yazmışlığı. İşte kendi lisanlarından bu gerçeğin ifadesi:
-Ben ümmi Peygamber Muhammedim. Bendensonra Peygamber yoktur.
Yüce Allah Ankebut suresi kırksekinci ayetinde habibini doğruluyor.
Sen, bu kitap, gelmeden evvel bir kitabı okumadın, yazı yazmadın. Okur-yazar
olsaydın "başkalarından öğrendin" diyebilirlerdi.
Evet; Efendimiz hiçbir mektebe gitmediler, tahsil yapmadılar ve öyle esaslı bir
seyahatları olmadı.Oniki yaşında Ebu Talip ile Busra'ya onyedi yaşında amcası
Zübeyr ile Yemen'e Yirmi yaşında Hazreti Ebubekr ile Şam ve yirmibeş yaşında
Hadice annenin mallarını satmak üzere yine Şam'a olmak üzere hepsi hepsi dört
defa dış seyahatlari oldu ki bunlarda öyle uzak mesafeler değil.
Allah'ın emirlerini bildirmekle görevli bu asil insanın ümmi olduğu, fazlaca
seyahate igitmediği hakikatte bütün herkesce malum. Öyleki müşriklerin arasında
O'nun doğduğu günden Nebi olduğu kırk yaşına kadar geçen ömrünü hatta gün gün
bilen var. Ama buna rağmen şirkte inat ediyorlar.
Bakınız müşriklerin azgınlıkların Nadr bin Haris, Mekke'lileri başına toplamış
ne diyor:
-Ey kureyş! Size öyle birşey çattı ki ne yapsanız boş . Çünkü Muhammed aranızda
büyüdü. O, beğendiğiniz bir çocuk, sevip takdir ettiğiniz bir gençti. Sözü en
doğru olan O'ydu. En fazla O'na itimat ederdiniz. Şu yaşına kadar kendisine
"Muhammed-ül Emin" diyen biz değilmiydik?
...Anlatılanlar küfrün sonunun geldiğine bir ikrar ve itiraftır.
-Kalk insanları irşad et, Azab ile korkut!
Mealindeki ayeti kerime üzerine Sevgili Peygamberimiz en önce durumu muhterem
zevceleri üstün insan Hazreti Hadice Radıyallahü anha'ya açtılar. Ve kendisini
İslamiyeti kabule davet ettiler.
Hadice annenin sevinçten aklı başından igitmişti Zevkle Kelime-i Şehadet
getirdiler:
Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulüh.
O' nun Allah'ın Resulü olduğunu ilk defa bir kadın kabul ediyor ve buna şahid
oluyordu... kadınlara kıyamete kadar yetecek bir iftihar sebebi.
Cenabı Hak, Habibine gösterdiği büyük bir yakınlık ve tertemiz sevgiden dolayı
Hazreti Hadice'ye bu şeref ve imtiyazı lütfetti.
Peygamberimiz memnun oldular. Ve imam olarak zevceleri ile iki rekat namaz
kıldılar.
Cebrail Aleyhisselam ilk gelişlerinden birinde Sevgili Peygamberimize Yüce
Allah'ın selamını bildirmiş ve dinin direği alan ibadeti öğretmişti... Ayağını
yere vurunca buradan su fışkırdı. Çıkan sudan önce Melek abdest aldı, sonra
Resulullah. Cebrail, imam olarak iki rekat namaza durdular... kıyamete kadar
gelecek müminlerin eda edeceği büyük ibadetin ilk ifası ve ilk cemaat.
Peygamberimiz de, Cebrail'den gördüklerini Hadice validemize öğreterek abdest
almış ve kendisi imam olarak namaz kılmışlardır... Henüz sadece sabah ve ikindi
namazları emredilmiş.
Sevgili Peygamberimizle Hazreti Hadice'yi namazda gören Hazreti Ali, efendimize
bu yaptıklarının ne olduğunu sordu. Peygamberimiz Ona İslamiyeti ve namazı
anlatıp davetini yapınca henüz on yaşında bulunan ve hiçbir günüha bulaşmamış
olan Hazreti Ali, Kerremellahu vecheh, an bile geçirmeden son Peygambere biat
etti.
Böylece iman edenlerin ikincisi bir çocuk oluyordu... İslamla şereflenen üçüncü
insan Zeyd bin Harise. Azad edildiği halde yüce insandaki yüksek ahlaka hayran
kalıp yanından ayrılamayan eski köle. Dördüncü Mümin ise Hazreti Ebubekir
Radıyallahü anh... Kureyş'in en itibarlarından. Herkesin büyük hürmet duyduğu,
ihtilafları en adil bir şekilde halleden değerli bir insan ve zengin bir tüccar.
Hidayete ermeden önce de putlara tapmışllığı ve içki içmişliği yok.
İslamiyetin açıklandığı günlerde iş icabı Yemen'de bulunuyor.
Burada karşılaştığı yaşlı bir zat, kim olduğunu ve nereden gelip nereye
gittiğini araştırarak O' nu yakından tanıyınca:
-Şu günlerde sizin Mekke'de bir Peygamber, yeni bir dini ilan ediyor olmalı.
O'na bir genç ile olgun yaşta biri yardımcı olacaklardır... Genç ve gayet cesur
ve atılgandır; olgun yaştaki adam ise beyaz tenli ve zayıf vücutludur, diyerek
Ebubekir Efendimizi tarife başladı...
Ve Peygamberimizi öven şiirler okudu. Sonra bu beyetleri bahsettiği Peygambere
arz etmesini O'ndan rica etti.
Hazreti Ebubekr, Mekke'ye dönünce aralarında Ebu Cehil'in olduğu müşriklerin
seçkinlerinden bir gurup "Hoşgeldin" demek için ziyaretine geldiler.
Ebubekr, radıyallahü anh:
-Şehirde mühimce bir şey var mı? diye sorunca, zaten bunu kollayan münkirler:
-Şu senin kıymet verdiğin Muhammed-ül Emin var ya; Ebu talibin yetimi. Peygamber
olduğunu iddia etmeye başladı. Arada hatırın olmasaydı, işini bitirecektik ama;
şimdi sen gerekeni yaparsın..
Bunu işiten akıllı ve zeki insan onları münasip bir şekilde savdıktan sonr:
-Ya Muhammed işittiğime göre sen atalarının dinini terk etmişsin doğru mu?
-Ey Ebubekr! Ben, Allah'ın sana ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberim.
Allah'ın birliğini ve benim Peygamberliğimi kabul et!... --Resul olduğuna dair
delilin var mı? - -Yemen'de konuştuğun zat...
-Yemen'de birkaç ihtiyar ile görüşüp konuştum Hangisini kastediyaorsun?
-Sana şiir söyleyeni!
Hazreti Ebubekr çok sevinerek;
-Ey aziz dostum. Sana bu haberi veren kim?
-Önceki Peygamberlere gelmiş olan büyük melek.
Bunun üzerine Ebubekr, Peygamberimizin elini tutarak hiç tereddüt etmeden,
kalbinin bütün hüçreleri ile Kelime-i şehadet getirip Müsliman oldu... Onun yeni
dini seçişi İslamiyete destek ve kuvvet kazandırıyordu.
Her Mü'minin gönlünde iman nuru yanınca ebedi hakikatler meşalesini başka
yerlere ve başka insanlara da taşımaya başlıyor. Ebubekr EFendimizin daveti ile
Osman İbni Affan, Abdurrahman İbni Avf, Sa'd İbni Ebi Vakkas, Talha İbni
Ubeydullah iman ederek Hazreti Ebubekr ile birlikte O peygamberler
Peygamberinin; cin ve insan ve herşeyin Resulünün; Dünya ve ahiretin efendisi,
Sallallahü aleyhi ve sellemin yüksek huzuruna gelip namaza durdular... saflar
oluşmaya başlıyor.
Hadice validemizden sonra islamiyeti kabul eden bu sekiz kişiye ünvanlarının
tekrarlanması nasip oldu: İlk müslümanlar, ilk ulvi kıymetler...
 
BÜYÜK DAVET
-Sana emrolunan şeyi açıkla, baş
Ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma
Hicr/94
Sabikun-u İslam denilen ilk müminlerden sonra müsliman olanlar... Ebu Ubeyde bin
Cerrah, Ebu Seleme Abdullah bin Abdülesed Erkam bin Ebil Erkam, Osman bin Mazun
ve kardeşleri Kudame ile Abdullah, Ubeyde bin Haris bin Abdulmuttalib, Said bin
Zeyd ve eşi Hazreti Fatıma binti Hattab... her biri bir güneş. O'nun yolunun
öncüleri, yardımcıları, fedaileri olan üstün idrak ve muazzam basiret
timsalleri...
İlk devirde İslamı seçenler topu topu otuz kişi... bunların da çoğu gençler,
fakirler, zayıflar ve kadınlar. İnkarcı bedbahtların gözünde "Ebu Talib'in
yetimi ve ciddiye alınmaya değmez bir avuç garip olarak görülen bu ilkler, az
zaman sonra öyle bir nur infalakını gerçekleştirecekler ki dünya, bir uçdan bir
uca zifiri karanlıktan apaydınlık bir gündüze geçecek zaman bu istihalenin
sancılarını yaşamanın eşiğinde.
Bir ağaçtan öbür ağaca hayat taşıyan berrak su akıntısındaki sükunet misali,
tebliğ, ilk üç yılında bir gönülden bir gönüle sessizce akıp durdu... namazda
bile sureler yüksek sesle okunamıyor. Fakat müminlere ilişen de yok. Çünkü
müşriklerin putlarına, Ama söylenecek.
Bi'set denen mukaddes vazifenin bildirilmesinin dördüncü senesinde Şura
suresinin ikiyüz ondördüncü ayeti kerimesi:
-Yakın akrabanı ahiret azabı ile korkutarak onları hak dine çağır.
Efendimiz, mesele üzerinde uzunca düşünüp bütün çetinliklerini gözden geçirdiği
günlerde Cebrail, emri bir an evvel yapmaya başlamasına dair vahyi indirdi...
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'yi yollayarak yakınlarını Ebu
Talib'in evinde topladılar. Gelen kırbeş kişinin ikisi kadın, diğerleri erkek.
Halası Hazreti-i Safiye'nin tavsiyesine uyarak Ebu Leheb'i davet etmediler. Ama
O da hazır gelmiş. Allah'ın Resulü, misafirlere ancak bir kişiye yetecek
miktarda bir kab yemek ile bir tas süt çıkartıp onlar sofraya buyur ettiler, ve
besmele çekerek önce kendileri başladılar... hayret verici bir şey oluyordu.
Herkes yediği halde ne yemek eksiliyordu, ne süt... tamamı karnını doyurdu ama
yemek de süt de ilk andaki şekliyle olduğu gibi kaldı.
Bu mucize, akrabaları şaşkına çevirdi.
Yemekten sonra Hakikat Sultanı sallallahü aleyhi ve sellem, onları tam
İslamiyeti kabule çağıracaktı ki Ebu Leheb:
-Sihrin de böylesini hiç görmemiştik; sizi güzel büyüledi, iftirasını atarak Hak
Resul'e döndü ve yılan ıslığını andıran sesi ile bir sürü hakaret yağdırdı.
...gelenler dağıldılar.
Sevgili Peygamberimiz, Rabbinin emrini yerine getirememenin üzüntüsü ile
mükedder oldu. Ebu Leheb'in sözleri O'na çok giran gelmişti... günlerce müsait
bir anı beklediler. Cebrail aleyhisselam gelerek kendisini teselli edip cesaret
verdi. Ve açık davete başlamakta daha fazla geç kalmamasına dair ilahi arzuyu
bildirdi.
Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'ye seslendiler....
-Ebu Leheb'in sözlerini duydun. Hakaretleri ile bana fırsat tanımadı. Gelenlerle
konuşmama imkan kalmadan yağıldılar. Yine önceki gibi yemek hazırla ve onları
buraya topla.
Çağrılanlar, bir bir geldi. Herkes hazır olunca yemek çıkarıldı... Ebu Leheb
yine mecliste bir diken gibi göze batıyor.
Peygamberlerin önderi, ayağa kalktılar. Gözler üzerinde... acaba ne diyecek?
Geçen defa konuşmamıştı. Ebu Leheb, mani olduğundan geliş sebeplerini bile
anlayamadan çıkmışlardı. Şimdi herşey anlaşılacaktı. Kendilerini böyle üst üste
toplamasının mutlaka mühim bir sebebi vardı...
Herkes hazır olunca konuşmaya başladılar. İnci gibi bir Arapça, güzel mi güzel
bir ses ve mükemmel ahenk. Daha evvel bilmedikleri, duymadıkları şeylerin
belagatin en harikası ile takdimi:
-Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Ben, O'na hamd eder; sadece O'ndan yardım
isterim. O'na inanır ve O'na dayanırım. Şüphesiz iman eder ve size de bildiririm
ki, Allah'tan başka mabud yoktur. Allah bildir ve eşi-ortağı mevcut değildir.
Size asla hilaf bir şey söylemiyor ve en mutlak hakikatı tebliğ ediyorum. Gelin
bir olan Allah'a iman edin. Ben, Allah'ın size ve tekmil insanlığa gönderdiği
Peygamberim. Yeminle söylüyorum ki, siz uykuya daldığınız gibi ölecek ve ondan
uyandığınız dirilecek ve hayatınız boyu yaptıklarınızdan hesba çekileceksiniz.
İyiliklerinizden mükafat kötülüklerinizden ceza göreceksiniz. Böylece yeriniz
cennet ve cehennem olacaktır. İnsanlardan ahiret azabı ile ilk korkuttuğum
kimseler sizlersiniz.
Ebu Talib:
-En makbul iş sana yardımcı olmaktır. Ben seni himayeye devamedeceğim.
Ama nefsime bakıyorum; eski dininde kalmaya ısrarlı.
Yine Ebu Leheb atıldı:
-Abdülmuttalib oğulları! Bunun yaptığı doğru değil... Bari başkaları durdurmadan
biz karşı çıkalım. Yoksa Muhammed yüzümden hepimiz ağır hakarete maruz kalacak
ve belki de çoğumuz öleceğiz.
Ebu Leheb'in sözleri, Hazret-i Safiyye'yi harekete geçirdi. Sevgili hala,
dayanamamıştı:
-Ben hey kardeşim! Yeğenimizi ve dinini desteklememek; hor görmek, küçültmeye
çalışmak sana yakışıyor mu? Alimler, Abdülmuttalib'in soyundan bir Peygamber
geleceğini bildiriyor; sen O'nu kötülüyorsun. Bu ne taze böyle? Vallahi O
Peygamber işte karşımızda bulunuyor!!!
Ebu Leheb, inat mı inat. Öfke iele bağırdı:
-Seninki ham hayal! Zaten kadın değil misin; ne anlarsın bu işlerden? Bütün
işiniz erkeklere ayak bağı olmak! Yarın millet, İsyan ederse biz ne yapabiliriz?
Ebu Talip, hışımla Ebu Leheb'e döndü:
-Korkak!... Son nefesine kadar O'na yardımcıyım; anladın mı? Dedi.
peygamberimize:
-İnsanları imana çağıracağın zamanı bildir. Silahlanıp seninle beraber gelelim.
Hava iyice gerginleşmişti.
Yüce Peygamber, söze kaldıkları yerden devam ettiler:
-Ey Abdülmuttalib nesli. Vallahi, benim size getirdiğim bu dinden daha üstün ve
daha hayırlısını tebliğ eden olmamıştır. Sizi söylenmesi kolay fakat mizanda
sevabı çok yüksek olan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum. İşte:" Eşhedü en
la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed abdühü ve Resuluhu" Allah'tan başka
ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna inanır ve şahid
olurum, demek. Yüce Allah, size bunu bildirmemi buyurdu. Bazı mucizeleri de
gördünüz. Öyleyse hanginiz çağrıma uyup benimle oluyor?
Resuller Resulünün, hitabeti bitince ortalığı bir sessizlik tuttu. Sanki herşey
donmuştu. Çıt yok... başlar önde, kimbilir ne veya neler düşünüyorlar.
Sevgili Peygamberimiz, sözlerini üç defa arka arkaya tekrarlayıp muhataplarını
aradılar. Ama nafile... Her üçünde de cevap hep Hazret-i Ali'den geliyor:
-Bunların en küçük ve en zayıfı benim.Ama ben sana yardımcı olmaya hazırım...
İlk iki cevapta efendimiz, Ali kerremallahü vechehi yerine oturtarak
öbürlerinden bir ses çıkmasını beklediler. Fakat sözleri üçüncü kere cevapsız
kalıp yine Hazret-i Ali aynı şeyi söyleyince elinden tutup akrabalarından
uzaklaştılar....
Onlar, ayrılınca kalabalık, Peygamberimizin dedikleri ile alay edip gülüşerek
dağıldı...
Herşeyin Peygamberi, hak bildiği yolda yürümeye devam ediyor. Nasibi olanlar bir
mbir hidayete ermekte.
Cebrail aleyhisselam ile yeni bir vahiy nazil oldu. Şimdi sadece yakın akrabalar
değil; herkes Müslüman olmaya davet edilecek...
İşte Hicr Sure-i Şerif'in doksandördüncü ayet-i kerimesi:
-Sana emrolunan şeyi açıkla. Baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma...
Şanlı Peygamber, Safa tepesindeler. Yüksekçe bir taşın üzerine çıkmış olarak
mübarek parmaklarını kulaklarına koyup gür ve billur bir sesle Mekke'ye doğru
seslendiler:
-Eyy Kureyş! Koşun. Buraya gelin! Size mühim bir haberim var. Koşun!
Aşağıda sualler:
-Kim mbu seslenen öyle?
-Muhammed'ül Emin.Safa tepesine çıkmış bizler çağırıyor.
-Gitsek mi acaba?
-Bir bakalım. Mühim haberi ne? Belki düşman baskını falan vardır. O, emin
insandır. Doğruyu haber verir.
-Hadi öyleyse!
Az sonra nefes nefese bir kalabalık, fahri kainatın karşısına dizilmişti.
-Hayırdır, Ya Muhammed bizi merakta kodun?
Gözler, hep O'nda,Muhakkak önemli bir şey varki bu tepeye çıkarak ahaliyi yanına
çağırdı...
Tane tane konuşuyor.Ve İslama gelmeyen bu insanların akıl, vicdan, idrak ve
basiretlerindeki pası sökmeye uğraşıyorlar:
-Şu dağın ardından veya şu vadinin içinden düşman atlılarının çıkacağını veya
sabah akşam baskına uğrayacağımızı söylesem bana inanır mısınız?
-Elbette, elbette,.. sesleri.
-Sen,hep doğru söyledin. Senden doğruluktan gayrı bir şey ummayız...
Habib-i Ekrem istediği cevabı almıştı... bunun üzerine Kureyş'in bütün
ailelerini isim isim sayarak onları tevhide çağırdılar.
-Sizleri kıyamet gününün azabı ile korkutmaya memurum. Sizi "La ilahe illallah
vahdehu la şerike leh"/ Allah, tekdir ve kendisinden başka yaratıcı yoktur.
diyerek iman etmeye davet ediyorum. Ben, Allah'ın kulu ve Resulüyüm. Eğer
dediklerime inanırsanız yeriniz cennet olacaktır. "La ilahe illallah" demezseniz
size ne dünyada bir yarar, ne de öte alemde bir imkan temin edemem
Kalabalık şok oldu...
Ebu Leheb...
İlk atılan, ilk söze karışan, kin kusan yine O.Gözleri dışarı fırlamış; Öfkeden
yanakları al al; kudurmuş gibi bir taşa sarılıp o güzeller güzeli Efendimize
fırlattı. Bir taraftan da bağırıyordu:
-Bizi bunun için mi topladın?!!
Öbürleri birşeycik demezken hem de bir amcanın böyle zalimane davranışı...
Kainatın bir tanesine taş atan bu eller kurusa müstehak değil mi?
İnsanlığın baştacına risalet vazifesinde engel olmaya çalışan sadece Ebu Leheb
değil; karısı Ümmü Cemil de geceleri Peygamberimizin geçeceği yollara diken
dökerek en kötü çeşidinden O'na cefa verip yıldırma gayretinde...
Allahü teala sevgilisine taş atana Tebbet Suresi ile:
-Ebu Leheb'in elleri kurusun; zaten kurudu, dedikten sonra Ümmü Cemil'i
"hammaletel-hatab/odun hamalı" olarak aşağıladı. Sure, karı-kocanın kötülükleri
sebebi ile inzal olmuştu.
Haklarında hususi vahiy gelip de böyle yerin dibine geçirilmeleri Ebu Leheb'i
mecnuna çevirdi:
Derhal oğulları Utbe ile Uteybe'ye koştu ve:
-Kat'i emrimdir! Hemen karılarınızı boşayın! Derhal, hiç vakit kaybetmeden!
Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından Rukiyye, Utbe ile Ümmü Gülsüm, Uteybe
ile evliydi... murdar adan, gelinlerini boşatarak can yavrularına verilen bu
sıkıntı ile Peygamberimizden intikam alıyordu...
Peki; Utbe ve Uteybe, Allah Resulünün kızlarını boşayacaklar mı?
Maalesef!..
Onun damadı olmak devletini bırakıp, babalarının küfrüne destek oldular.
Uteybe, sade boşamakla kalmayıp yüksek huzura koşarak bağıra bağıra:
-Seni sevmiyorum. Dinini de inkar ediyorum. Bu sebeple kızını boşadım, dedi ve
Efendimizin yakasına yapışarak gömleğini yırttı.
Sevgili Peygamberimiz çok incindiler ve:
-Ya Rabbi! Onun üzerine canavarlarından bir canavar musallat et, diye beddua
ettiler.
Onun duası geri çevrilir mi?
Uteybe, Şam yolunda iken bir arslan tarafından parça parça edilerek berbat bir
akıbet ile ölüp gitti...
........
Artık müşrikler için ahir zaman Peygamberinin etrafında toplanan çüğu zayıf,
fakir ve kadınlardan oluşan insanlar, ne bir avuç gariptir; ne de ciddiye
alınyama layık bulunmayan kimseler... gün gün çoğalıyor. Ve hiç bir baskı, hiç
bir tehdit, hiç bir usul, hiç bir vaad onları vahiyle işaret edilen ve
Resulullah tarafından gösterilen istikametten çevirmiyor.
Lakaytlık şimdi düşmanlıkla yer değiştirmiştir... münkirler, müşrikler, hepsi
öfkeli. Çünkü gelen yeni din, puta tapmayı reddetmekte, putları adi birer madde
olarak telakki ve ilan etmekte; o gün için ne kadar semavi din varsa hepsinin
hükümsüz kaldığını; tamamının yerini Muhammed nizamın aldığını açıklamakta ve
insanları buna iman etmeyi şart koşmaktadır.
Dahası var: Bu din, ırk üstünlüğü, kabile imtiyazı, sülale seçkinliği gibi
farkları kaldırarak serveti katar katar bir zengin veya çıplak ayaklı bir köle
de olsa aynı imanı paylaşan insanlar arasında öz kardeşlikten daha gerçek
kardeşlikler kurmakta.
...üstlerine doğru yuvarlanan kar yumağı şimdilik küçük gibi görünse de belli ki
bu bir çığın çekirdeğidir.
...alay edenler için şimdi korku dağları bekliyor. İşte Kureyş büyüklerinden
Ute, Şeybe, Ebu Cehil ve daha bir kaç isim, Ebu Talib'in karşısındalar.
Tavırları küstah. Rica ile karışık tehdit ediyorlar.
-Sana saygılıyız; bunu biliyorsun. Hep hatırını gözettik. Ancak şimdi huzurumuz
kalmadı. Çünkü yeğenin, yeni bir din ihdas ederek dediklerine inanmayanları
küfür ve dalalette olmakla itham ediyor. Bunu kabul edemeyiz. Ya nasihatinle bu
sevdadan vazgeçer; yahut biz hakkından gelmesini biliriz.
Ebu Talib, kibarlık yaparak bu kuru-sıkı tehditleri aziz yeğenine açmadı...
Bir müddet sonra kafirler değişen bir şey olmadığını anlayınca yine Ebu Talib'e
geldiler:
-Sözlerimizin kaale alınmadığını görüyoruz. Biz, senin hatırını incitmek
istemedik. Fakat kararımız taviz verilmez kesin bir karardır. Ya O yok olacak
veya biz! Artık sabır ve tahammülümüz tükendi...
Ebu Talib, bir fitne çıkmaması için ne kadar uğraştıysa da bir netice alamadı.
Bunun üzerine alemlerin efendisi ile konuşma zaruretini duydu.
-Ey yeğenim. Bütün kabile sana düşman kesildi. Akraba arasında husumet iyi şey
değil. Kendilerini küfür ve yanlış yolda olmakla itham etmeden kendi dinini
yaşamanı istiyorlar. İkinci keredir bana şikayete geldiler.
Bu sözler, bir şey demek istiyordu.
... demek ki amca, destek ve himayesini çekiyor. sevgili peygamberimizde uyanan
kanaat budur.Ebu Talib desteğini çekse ne olur ki? En büyük destek, en büyük
hami Allah olduktan sonra!..
İşte Sevgili Peygamberimizin cevabı:... bir dava adamının en zor, en tahammül
edilmez, en ümitsiz anlarda bile bütün bu menfi şartları hiçe sayıp meydan
okuyan çelik irade ve kale duvarı gibi muhkem azmine tarihin en parlak misali:
-Güneşi getirip sağ elime, ayı da sol elime koysalar ve bana bu işten cay
deseler yine vazgeçmeyip İslamiyeti yaymaya devam edeceğim. Bu yolda canımı feda
etmeye hazırım. Yeter ki Rabbim benden razı olsun!...
Efendimiz, bunları söyledikten sonra dolu dolu gözlerle oradan uzaklaşmaya
başladı. Ebu Talib, konuyu açtığına pişman olmuştu. O'na yetişti ve:
-Dilediğini yapmakta hürsün. Hayatta olduğum müddetçe seni koruyup kollayacağım.

........
Kureyşli müşrikler, Ebu Talib'in hala himayeyi sürdürdüğünü görünce önde gelen
on kişi Utbe, Şeybe, Umeyyet ibni Half, Ebu Cehil bir Hişam, As İbni Vali, Mutim
bin Adiy, Şeybe İbni Haccac, Münebbih El Haccac ve Ahnes İbni Serik, Ebu
Talib'in kapısını çaldılar. yanlarında güzelliği ile ünlü İmare de var; Velid
İbni Mugire'nin oğlu:
-İmare'yi sana evladlık verelim; sen de Muhammed'i bize teslim et öldürelim!
Çünkü O, dinimizi mahvetti; ve kavmimizi başka yerlere sürükledi.
Teklifin densizliği Ebu Talib'in sabrını taşırdı ve O'nu çileden çıkardı.
-Bu kadar akıl ve mantık harici söz olamaz. Ben, oğlumu size verip, sizin
çocuğunuzu alacağım. Niçin? Benim evladımı öldürseniz diye. Bu ne saçma laftır.
Eşi duyulmamış bir ahmaklık. İşte açıkça söylüyorum. Kulağınızı iyi açın! Kim,
Muhammed'e düşmansa, ben de kendisine düşmanım, kim onun dinine düşmansa, ben de
ona düşmanım. Anladınız mı? Şimdi varın gidin!!!
Müşrikler tokat yemiş gibi oldular. Hatta daha beter. Süklüm püklüm oradan
savuştular.
Ama düşmanlıklarından en ufak azalma yok. Ne yapıp yapıp bu yeni dini köreltmek
isteyenler, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ukbe bin Ebu Muit, Hakem bin Ebil As, Ümeyye
bin Half, Ebu Kays bin Riaf, Asım bin Said, Haris bin Kays, Esved ibni
Abdülesed, Asım bin Hişam,... en azgın ve Sevgili Peygamberimizi en çok rahatsız
eden ise Nadr İbni Haris ismindeki bir lanetli.
Ebu Talib'ten bu ağır ve kat'i cevabı alınca bu defa Sevgili Peygamberimize
koştular:
-Maksadın mal-mülkse istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak niyetinde isen
başımıza geçirelim. Sana görünen şey bir cin ise en namlı hekimleri çağıralım.
Ne dersen yapmaya hazırız. Yeter ki sen, şu Peygamberlik davasından vazgeç! diye
değişik bir usülü dendiler.
...tabii boşa nefes tüketiyorlar. Aldıkları cevap:
-Ne mal istiyorum. Ne hükümdarlık; gözüme cin de görünmüyor. Allah, beni size
Peygamber olarak gönderdi ve bir de kitap indirdi; ve müjdeleyici ve korkutucu
olmamı buyurdu. Rabbimin emir ve yasaklarını size tebliğ ettim ve nasihatte
bulundum. Bildirdiklerimi kabul ederseniz bu, dünyada da, ahirette de saadetnize
vesile olur. Şayet reddederseniz Yüce Allah aranızda bir hüküm verene kadar,
tebliğe devam ile sabretmek vazifem olacaktır.

Arkadaşlarım, dostlarım, hısım ve akrabam ve kabilem! Lâ ilâhe illallâh
Muhammedün Resülullah / Ben, iman ediyorum ki Allah'dan başka ilah yoktur ve
Muhammed aleyhisselam, O'nun Peygamberidir. Puta tapmanız ise batıl ve gülünç
bir ibadet şekli.
-O nasıl laf öyle ey Cündeb? Sözünü geri al! İlahlarımıza asla hakaret
edemezsin! Yoksa sen de biz de onların gazabına uğrarız. Çabuk pişmanlığını dile
getir.
- ......?!
-Olmaz! Söyleyen kim olursa olsun! Biz, putlarımıza hakaret ettirmeyiz. "Batıl"
dediğin ibadet, atalarımızdan bize tevarüs etti... bu patlara onlar taptılar;
gözümüzü açtık bunu gördük; biz de tapıyoruz. Sen şimdi hangi cesaretle
ilahlarımıza saldırıyorsun?
Cündeb bin Cünabe, sevgililer sevglisi; can sevgili aziz Peygamberimizin yüksek
huzurlarında İslamla şereflendikten sonra alemlerin efendisinin talimatı ile
kavmini hidayete kavuşturmak için Gıfar kabilesine dönmüş ve şimdi onları
toplanmış olarak en son dini ve onun itikadını bildiriyor ve çığırından çıkmış
şu insanları sonsuz saadete davet ediyordu; Kitlenin taşkınlığını Gıfar
kabilesi'nin reisi Haffaf yatıştırdı:
-Susun!!! Susun! Önce anlatacaklarını anlatsın. Sonra hükmümüzü veririz. Buyur
ya Cündeb!
-... daha müslüman değildim. Bir gün Nuhem adlı putun içmesi için bir tas süt
götürüp önüne koydum. Az ayrılıp geriye baktığımda manzara çok çarpıcıydı... bir
köpek, sütün tamamını içtikden sonra bacağını kaldırıp Nuhem'i iyi bir ıslattı.
Bu nasıl ilah ki, karnı acıkıyor ve ancak kulların yardımı ile doyabiliyor? Bu
nasıl ilah ki, bir köpekten bile sakınamıyor? Sizin tanrı bildiğiniz aslında bir
heykelden başka bir şey değil! Aklı olan kendi eliyle yaptığına tapar mı?
Sözler, şimşek gibi çakıyordu. O az önceki kaynayan cemaat yavaş yavaş durulmuş
ve son cümleleri, başları önlerinde dinlemişlerdi. Suç üstü yakalanmış insanlara
benziyorlar...
Biri sordu:
-İyi de senin Peygamberin nediyor; neden bahsediyor?
-O mu? O, dünya durdukça eskimeyecek, devre geçmeyecek ve her zaman ve her
mekanda kıymetini koruyacak olan cihan şümul ve çağlar üstü şeyleri bildiriyor.
Allah birdir... doğmamıştır, doğurmamıştır, yemez içmez ve ölmez. Allah,
herşeyin haliki ve sahibidir. Benim Peygamberim, rengi, ırkı, mesleği, serveti,
şeceresi ne olursa olsun bütün insanları işte bu Allah'a kulluk etmeye davet
ediyor. benim Peygamberim, insanları iyilik yapmaya, zinadan kaçmaya, kız
çocuklarını diri diri toprağa gömmekten vazgeçmeye, köle, yetim ve fakirlerin
hukukuna riayet etmeye ve şurada sayamayacağım daha nice güzelliğe çağırıyor...
O, Resul olmadan önce de milleti nezdinde Muhammed'ül Emin olarak şöhret
bulmuştur. Emirdir ve doğrudur. Bütün ilahi kitaplar, bütün Peygamberler, O'nun
son nebi olarak kainatı şereflendireceğini haber verdiler. Size atalardan da
kalsa bozuk bir dini terkederek son ve en üstün din olan İslamiyeti kabule gelin
diyorum...
Kısa bir essizlik oldu. Sadece uçuşan kuşlar ve koşuşan hayvanlar duyuluyordu.
Kim bu Cündeb? Veya tam ismi ile Cündeb bin Cünabe? Cündeb, Sevgili
Peygamberimizin, sallallahü aleyhi ve sellem müslüman olduktan sonra kendisine
"Ebu Zer" künyesini verdikleri büyük sahabi Ebu Zer GIfari radıyallahü anh...
Gıfarlar, Mekke kervanının yolu zerindeki bir yeri yurt ednmiş, gelip geçen
ticaret kervanlarını, insanları yağmalayan, ellerinde avuçlarında ne varsa alan
putperest ve şerli bir dağlı kabile...
Cündeb, iri-yarı, güçlü-kuvvetli bir Gıfarlı. Cesur ve atılgan biri.
Gücü-kuvveti ve cesareti ile kabilenin en namlı yiğidi... işte bu yiğit adam,
hilkatindeki saffet sebebi ile düşüne düşüne, yapılan şu soygun ve çapulculuktan
da, ilah zannedilen şu heykellerden de içten içe soğuyarak nefrete başladı. Ve
uzlete çekildi. Cündebe göre yaratıcı tek olmalıydı. O yüzden sık sık "Lailahe
illahllah diye bir cümleyi terarlıyor. Bu münzevi hayatı üç sene sürdü...
Allah'a götürecek rehberi arıyor.
O'nu böyle her şeyden habersiz olarak Allah'tan başka ilah yoktur" dediği
günlerde Efendimiz'e de Peygamber olduğu bildiriyor. İslamiyet, nur çemberleri
halinde halka halka genişleyerek yayılıyor.
Bir gün Mekke'den, biri, Gıfar kabilesine geldi ve bir tesadüf eseri Cündeb bin
Cünabeyi de gördü... Cündeb arada bir "la ilahe illallah" diyor; misafir şaşkın:
-Mekke'de biri var; senin bu söylediğin cümleyi o da söylüyor. Peygamber olduğu
iddiasında.
Cündeb pürdikkat adama döndü:
-Hangi kabileden?
-Kureyş...
Şöhretli bir şair olan kardeşi Üneys'i buldu ve hemen Mekke'ye giderek sağlıklı
bir haber toplamasını istedi...
Üneys, Mekke'ye vardığında Sevgili Peygamberimizi gördü, sohbetinde bulundu ve
ihsanlarına nail oldu... hayranlığı çok büyük ama henüz müslüman değil. Tekrar
ağabeyine geldi:
-Neler öğrendin Üneys?
-Çok büyük bir zat. Hep iyilikleri emrediyor ve kötülükleri yasaklıyor.
-İnsanlar O'nun hakkında ne diyor?
-Şair, kahin, sihirbaz gibi şeyler söylüyorlar... Ama yalan; çünkü sözlerini
bütün şairlerin mısraları ile mukayese ettim; hiç alakası yok. Kahin ve sihirbaz
benzetmeleri ise sadece iftira.Tebliği her sözünden üstün. Ve hiç bir söze
benzemiyor. Bana kalırsa dedikleri hep doğru...
Öyleyse bizzat gideyim... dedi ve eline değneğini alıp bir çıkına bir miktar
yiyecek koyarak yola çıkarken Üneys ikaz etti:
-Aman orada dikkatli davran. Çünkü düşmanları çok azgın.
Gerçekten bu sırada müşrikler, garip, kimsesiz, ve fakir mü'minlere tarihin
görebildiği en amansız işkencelere başlamışlardı...
Bu yüzden Cündeb Mekke'ye geldiğinde kimseye birşey soramadı. Kabeye gitti. ve
orada beklemeye başladı. Ne yapacağını, O'nu nasıl bulacağını bilmiyordu. Üç gün
üç gece burada bekledi. Bu zaman içinde yiyeceği bitmişti. Zemzem içmeye
başladı. Hayret! Bu su kendisinin hem susuzluğunu gideriyor hem de doyuruyor.
Üçüncü gün Hazret-i Ali ile tanıştı. Ali radıyallahü anh'a itimat edip zarar
vermeyeceğini anlayınca geliş sebebini açıkladı...
Hazret-i Ali:
-Doğruyu buldun. Akıllı insanmışsın. Ben şimdi o zata gidiyorum. Sen de beni
arkadan takip et. Yolda zararı dokunacak bir kafir görürsem pabucumu düzeltir
gibi yapar ve bir duvar dibinde dururum. Sen yoluna gidersin.
Sokağa çıktılar. Oh şükür ki kimsecikler yok.
İşte o an! Cündeb'in üç yıldır aradığı rehberi bulduğu unutulmaz an.
Devlethanede ve Allah'ın Resulünün huzurunda:
-Esselamü aleyküm!
...Bu, dinimizde ilk verilen selam ve Cündeb de ilk selam veren insan.
Peygamberimiz:
-Allah'ın selamı senin de üzerine olsun, diyerek kim olduğunu sual buyurdu.
-Gıfar kabilesinden efendim.
-Ne zamandan beri Mekkedesin?
-Üç gün üç gece...
-Ne yiyip ne içtin?
-Azığım bitince zemzemden gayrı bir şey bulamadım. Ondan içtim, hem suya kandım
hem karnım doydu.
-Zemzem mübarektir...
Daha sonra Cündeb bin Cünabe, Sevgili Peygamberimizden nasıl Müslüman olacağını
sordu. Resulullah, kelime-i şahedet'i okudular. Ebu Zer Gifari de tekrar ederek
mü'min ve sahabi olma yüce şerefine kavuştu... hiç bir telkin, davet ve cebir
olmadan kendiliğinden islamiyete koşmuştu. Ebu Zer radıyallahü anh, Müslüman
olunca da doğru Kabenin yanına vardı ve bağıra bağıra:
-Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammedün Resulullah!!!
Arının deliğine çöp dürttü... müşrikler, aç kurtlar gibi üzerine atılarak
kainatın bir tanesini görmeye ve islamiyeti bulmanın cezbesini yaşayan büyük
kahramanı taş, sopa, kemik parçaları ile döve döve kanlar içinde bıraktılar.
Ebu Zer radiyallahü anh'ı ellerinden Abbas güçlükle kurtardı:
-Ne yapıyorsunuz siz? Bu adam, kervan yolumuzun üzerinde bulunan bir kabileden.
Bir daha oradan nasıl geçersiniz?
İçindeki aşk ateşi ile hiç bir şeyi görmüyordu. Bir sonraki gün yine aynı yerde
bağırarak ilayı kelimettullaha hizmet ediyordu.
Yine kafirlerin hücumuna uğrayıp ağır biçimde hırpalandı... Bu defa da Abbas,
imdadına koşmuştu.
....
Sevgili Peygamberimiz, Ebuzer radiyallahü annnh'ı huzura kabul ederek kimseye
bir şey belli etmeden artık yurduna dönmesini ve islamiyeti orada yaymasını
emrettiler.
Beşeri güç-kuvvet ve cesareti, İslamın aşkı ile hedefin bulan mübarek sahabi
Peygamberinden emir ve talimatı alınca doğru kendi diyarına gelmiş ve kabilesini
tolayarak onları müslüman olmaya çağırıyordu.
En seçkinlerinden biri olan Cündeb'i dinleyen Gıfarlılar, çarpıcı misallerle
dinlerinden ve taptıklarından utanmaya başlamışlardı... bir köpekten bile
hakaret gören tanrı! Öyle şey mi olur? En evvel kabile reisi Haffaf, mümin
olduğunu açıkladı, ardından Ebu Zer'in kardeşi Üneys ve daha bir çoğu... Ebu
Zer'de sevinç büyük, gözlerinin içi gülüyor.
Vurguncu, soyguncu, insan kıymeti bilmez mbir oymaktan gök kubbenin en şahane
yıldızları gibi muhteşem insanlara... Kalbe iman nurunu düşmesi ile her şey, her
şey değişiyor.
Büyük taktik...
Mekke'de ağır ağır gelişen İslamiyet, Sevgili Peygamberimizin ince startejisi
ile çevrede süratle yayılmaya başlıyordu.
LA İLAHE İLLALLAH
BU BİR KİTAPTIR Kİ AYETLERİ İLE EMİR VE YASAKLARI VA'D VE VA'İDLERİ AYIRMIŞTIR.
ARABİ LİSANLA ALLAHÜ TEALA'DAN İNDİĞİNE İNANAN KAVİMLERE CENNETİ MÜJDELEYİCİ VE
İNANMAYANLARI CEHENNEMLE KORKUTUCUDUR. MÜŞRİKLERİN ÇOĞU O'NU KABULDEN KAÇINIP,
CAN KULAĞI İLE DİNLEMEZLER.
FUSSİLET
Ukaz panayırı. Türlü türlü, renk renk mallar alıcıya çıkarılmış. Pazarlık
yapanlar, para ödeyenler, yeni mal getirenler... orta yaşta bir insanın hakim ve
cesur bir eda ile şöyle seslendiği duyuluyor:
-Ey insanlar! "La ilahe illallah" deyiniz ki kurtulasınız.
Bütün bakışların kendisine çevrildiği bu kurtuluş habercisi münadi Sevgili
Peygamberimizden başkası değil... ama O, pazar yerini böyle sokak-tezgah gezip
vahyi tebliğ ederken biri de O'nun ardınca dolaşıp,
-Aman ha! Sakın inanmayın, diyor.
Efendimize musallat olmuş bu zulmet elçisi ise Ebu Leheb.
Ebu Leheb; yani insanların ebedi saadete çıkan yollarını kesip felakete
sürükleyen bir cehennem hizmetçilerinden biri.
Çevre kabileler, Hacca geliyor. Beytullah'ı tavaf edip yurtlarına dönüyorlar...
ama dinlerinin hükümsüz ve batıl olduğundan haberleri yok. Boşa zahmet
içindeler. Çünkü; Allah, sevgilisine Kur'an-ı kerim'i indirerek eski dinlerin
hepsini fesh etmiş bulunuyor...
Bu sebeple Peygamber efendimiz, Mekke'ye gelen bu ziyaretçileri karşılayarak
onlara yumuşak, tatlı, cezbedici bir üslub'la İslamiyeti anlatıyor.
Ve bu yabancılar anlıyor ki şu yüksek ahlak güzelliğindeki bir zat, asla ve asla
hakikate aykırı bir şey söylemez. O'nun anlattıkları kalblerini imanla
dolduruyor... hep müslüman oluyorlar...
Putları ile Allah'a ortak koşan Mekke kafirleri, durumdan ciddi şekilde
rahatsız... kendi içlerine ikilik soktuğu; baba ile evladı ayırdığı yetmiyormuş
gibi şimdi de komşu kabileleri bir bir safına çekiyor... bir çare bulmalılar
buna; ama nasıl?
Kureyş'in güngörmüşlerinden Velid bin Mugire, müşrikleri kendine çağırdı:
-İçinizdeki en yaşlı benim. Sözüme kulak verin. Şu felakete tez vakitte çare
bulmalıyız. Beni dinleyin!
-Aman söyle ey pir!
-...Mekke'ye hacca geliyorlar. Muhammed, bunları kendi dinine çekiyor. Bir bir
O'nun tarafına geçiyorlar. Akıbeti iyi görünmüyor. hem içten hem de etraftan
sarılıyoruz. Farkında mısınız?... Buna kısa zamanda mani olmazsak iş işten
geçmiş olacak. Bir çare düşünmeliyiz.
-Sen daha iyi bilirsin ya Velid!
-Evet bir çare... O'nun için bir sıfat bulalım ve hepimiz bunu kullanalım. Eğer
Ebul Kasım için herkes bir şey söylerse bir yabancı buna inanır mı? Siz olsanız
inanır mısınız?
-Sen ne dersen o olsun. Mesela "kahin" veya "deli" desek...
-Bırakın bu lafları!.. Öyle bir şey bulun ki tam yerine otursun... ben kahinleri
bilirim. Muhammed'in dedikleri ile kahinlerin söyledikleri arasında hiç bir
yakınlık yok... deli demekse, deliliğin ta kendisi Sizde hiç akıl yok mu?
-Sihirbaz desek?
Velid, kirli parmakları ile kırçıl sakalını kaşırken gözü bir o yana bir bu yana
kayarak karşısında oturmuş olanları süzüyor; manasız bakışları ahmak çehrelerde
dolaşıyordu. Bir köpek, şerlerinden kaçar gibi yan yan kaçarak kalabalıktan
uzaklaştı... Velid bir iki kere öksürdü ve:
-Sihirbaz; yani büyücü. Ama herkes onu yakından tanıyor. Çok fasih ve beliğ ve
mantıklı konuşuyor. Ne yapsak?
-En akıllımız en tecrübelimiz sensin. Senin dediğin olsun.
Velid, kafasını yere eğdi, eliyle başlığını yana iterek saç diplerini kaşıdı. Ve
yılgın fakat intikam dolu bir lisanla:
-Evet, evet! Doğrusu yine sihirbaz diyelim. Çünkü O, konuşmaları ile kardeşi
kardeşten, babayı evladından, dostu dosttan koparıyor. Fakat "O, sizin
bildiğiniz sihirbazlardan değil; bir Babil sahirbazdır." deriz. Ortak sözümüz bu
olsun.
Boşa çaba!... ne yapsalar, başlarını hangi taşa çarpsalar boş.
Aciz kalmarı onları daha da kurdurtuyor.
................
Kureyş'in önde gelenleri; servetlerine, asaletlerine, şöhretlerine mağrur bu
adamlar, kabe'nin dibine oturmuş. Efendimizi çekiştiriyorlar. Öfkeleri büyük.
Kendi kendilerini suçluyorlar. İçlerinden biri yumrukları ile havayı döverken
ağzında tükrük kalmamış halde dili damağına yapışa yapışa, boyun damarları şişe
şişe bağrıyor:
-Bu ne haldir böyle? Üzerimize ölü toprağı mı serpildi? O, bizi suçlar
tanrılarımıza hakaret eder, dinimizi reddeder ve aramızı açarken biz ne
yapıyoruz? Hiç bir şey! Biz ki üstümüze toz kondurtmazdık... bu miskinliktir,
miskinlik...
Adam bağırmaktan mosmor kesilmişken, Efendimiz lafın üzerine geldi. Bir anda
ortalık buz gibi oldu. Serveri alem, doğruca Hacer'ül Evsed'e giderek huşu ile
öpüp tavafa başladılar...
Allah ve Resulullah düşmanları ilk şaşkınlığını üzerinden atınca salyalı
ağızları ile Sevgili Peygamberimize hakaretler yağdırmaya başladılar... O'nun,
sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek yüzlerinde üzüntü ve nefret emareleri
görülüyordu. Buna rağmen ilk tavafta sükutu tercih ettiler. Ama durmuyorlar;
ağır sözlerle itham ediyorlar... bunun üzerine kainatın efendisi, karşılarına
öyle muhteşem bir vakarla dikildiler ki, o deminki arslanlar birer uyuz çakala
döndü... Peygamberimiz, istikballeri için müthiş bir ihtarda buluyor. Titremeye
başladılar.
-Ey Kureyş, beni dinleyin! Nefsim kudret elinde o Allah hakkı için eğer İslam
dinini kabul etmezseniz sizi koyun gibi keserim. Elimden kurtulacağınızı
sanmayın!..
Rabbim, "asaletmeabları" bir köleden daha zelil hale düşmüştü. Küçük adamlar
yalvarıyor:
-Aman Ebul Kasım biz sana ne dedik ki! şey yani... sen bizden birisin zaten.
Aman ibadetine devam et. Biz sana nasıl karışırız?..
Efendimiz tavafa devam ettiler.
...Ama müşrikler yalan söylüyor.
Peygamberimizin sözleri ile yıldırımla vurulmuşa dönmüş ve ancak ertesi gün
kendilerine gelebilmişlerdi. ve kendilerine gelir gelmez de Sevgili
Peygamberimizi buldular. Allahın habibi, yine Kabeyi tavaf ediyorlar.
Ukbe bin Ebi Muit, üzerlerine atılıp yakasına yapıştı. Öyle insafsız sıkıyor ki
Peygamberimiz güçlükle nefes alıyor. Hazret-i Ebu Bekir koşuyor; bu defa onun
üzerine çullanıyorlar.
Fakat bu hareket gayretullaha dokunmuştu. Saldırganlardan ilahi intikam alıncak
ve sonları felaket olacaktır.
İşte:
Müşrik sürüsü, Kabenin yanında toplanmış and içiyorlar:
-Muhammedi gördüğümüz yerde derhal öldüreceğiz. Bu iş buraya kadar gider! Yetti
artık!! İlk defa hangimiz görürsek görelim anında öldüreceğiz. And mı?
-Andolsuh, andolsun...
... kötü haber, Sevgili Peygamberimizin sevgili kızları Fatıma, radıyallahü
anha, hazretlerine ulaşınca mübarek kalpleri titredi. Ve üzüntüden şaşırmış bir
hal ve nemli gözlerle babacığına gelerek işittiğini nakletti.
Peygamberimiz yavrucuğunu teselli ederek, celal sıfatları ile kafirlerin üzerine
geldiler ve önlerine dikildiler. Kime baksalar; o müşrik heykel gibi olduğu yere
mıhlanıyordu. Hiç bir müşrikte yerinden kıpırdayacak mecal kalmadı.
Resullerin Resulü yere eğilerek bir avuç toprak alıp müşriklere saçtılar...
... bu topraktan kime değdi ise o kafir Bedir savaşında İslam mücahidleri
tarafından öldürülerek, canı Cehennemi boyladı.
AŞK BUDUR
EBU BEKR'DEN DAHA ÜSTÜN BİR KİMSENİN ÜZERİNE GÜNEŞ DOĞMAMIŞ VE BATMAMIŞTIR.
HADİS-İ ŞERİF
Allah'ın Resulü, emsalsiz bir sabırla insanları hidayete çağırmaya devam
ediyor... Sıkıntılar, çileler ve tek tek müslüman olanlar... O, eziyetleri de
rahmet gibi karşılıyor. Daima şükür halinde. Evinde, Beytullah'da ve her müsait
yerde Rabbine ibadetle meşgul. Kendisine tevdi edilen insanlığı kurtarma
vazifisinde yüce Allah'dan yardım istiyor, metanet diliyor...
İşte, mücessem bir nur gibi Kabe'ye yürüyor. Alemlerin Rabbine iltica ederek
yalvarıp dua edecek.
Ama bırakmıyorlar!... Kim? Bir gurup münkir, Kabe çevresine toplanmış günün
aktüel meselesi olan islamiyeti tartışıyorlar. Onlara göre; bir adam çıkıyor ve
şöyle giden bir cemiyeti tam aksi tarafa döndürmeye uğraşıyor. Yalnız bir insan,
asırlardır yerleşmiş olan her şeyi alt üst ederken kendileri ne yapıyor?
Buna kızıyorlar. Pasif kaldıkları; varlık gösteremedikleri inancındalar. Boyun
damarları şişe şişe, ağızları köpüre köpüre, yürekleri gayzla dola-taşa
konuşuyorlar. Bu aykırı gidişi durdurmanın günü gelmiş de geçmektedir. Daha
gecikme felaketi büyütmek olacaktır. öyleyse her imakını kullanarak bu yeni dini
söndürmek; hatta Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmak lazımdır...
Onlar böyle hararetle konuşurken birden Kabe-i şerifi tavaf etmekte olan
efendimizi gördüler... bu görme, aç kurtlar sürüsünün bir ceylanı kırlarda
yalnız başına dolaşırken görmesi gibiydi. işte bundan daha güzel imkan, bundan
daha müsait fırsat olamazdı ki!...
Kurtlar,O mübarek insana dört bir yandan saldırmak üzere atıldı. Boğmak,
öldürmek, kinlerini doyurmak niyetindeler! Ukbe bin Muayt'ın murdar elleri bir
çelik kelepçe gibi Sevgili Peygamberimizin boynunu sıkmakta... Bir yandan da
yüce nebinin yüzüne tükürüyor... En zor an ve tarihin şansız enstantanelerinden
biri; iki cihan sultanı, zor nefes alıyor. Ukbe, işin farkında; az daha sıksa
nefesi kesilecek. Hep birden çullanıyorlar... Bir vahşet tablosu. Kendilerini
iyiliğe, insanlığa, İslamiyete ve ebedi güzelliğe çağıran hem de soylu, anlı
namlı adamların ettiğine bakın... Başlarına problem gibi gördükleri Sevgili
Peygamberimizden kurtulmak üzereler... ama kurtulamıyacaklar. Onların dert
dediği ebedi saadet, an an, gün gün gelişecek ve nurun aydınlığı bütün cihanı
dolduracaktır.
Kafirler, Resulullah'ı böyle mecnun bir çılgınlıkla incitirler ve Ukbe ismindeki
canavar, Peygamberimizin nefesini kesmeye uğraşırken; Yüce Allah, bir küçük
cilve ile onlara hedef şaşırtır ve sevgilisini ellerinden kurtarır... Hazret-i
Ebu Bekir, oradan geçiyor. İtişip kakışmakta olan kalabalığın ortasında
efendisi; efendimiz Muhammed mustafa, sallallahü aleyhi ve sellem'i fark etmekte
gecikmedi. Farkeder etmez de yıldırım gibi azgınların arasına daldı. Narası,
müşrikleri olduğu yerde durdurdu ve baışlar kendine döndü; Ukbe'nin parmakları
gevşedi. bu ses de kimin? Bu işe karışan da kim?
-Siz alemlerin Rabbinden ayet getiren ve Rabbim Allah'tır diyen birini mi
öldüreceksiniz?
İman, aşk ve ihlasla dolu sual, müşriklerin yüzünde kamçı gibi sakladı. Şimdi
öfkeleri daha katmerliydi.
Muhammed'e dinini yaymak için destek olması, atalarının dinini tert etmesi
yetmiyormuş gibi şimdi de ona arka çıkıyordu ha!... Peygamberimizi bırakarak
O'nun aziz dostuna çullandılar. Sakalını yoluyor, tekme-tokat yağdırıyorlardı.
Utbe bin Rabia adlı insafsız, ayakkabısı ile Hazret-i Ebu Bekr'in suratına,
suratına vurarak yüzünü gözünü kan içinde koydu. Ebu Bekr, radıyallahü anh, linç
edilmek üzereydi ki Teymoğullarından bazıları yetişerek kendisini zor
kurtardılar. Evine sedye ile götürdüler.
Teymoğulları, eshabın en büyüğünün kabilesi... O'nu evine bıraktıktan sonrra da
bu alçaklığı yapanlara gelip:
-Ebu Bekr'e hele bir şey olsun, kozumuzu o zaman paylaşırız!!! Diyerek içlerine
derin korkular saldılar.
Saldırgan sürüsü, kuyruğunu bacak rasına saklayan suçlu köpekler gibi süklüm
büklüm oradan savuşup gözden kayboldular.
Efendimiz seçkin arkadaşı, gün batımına kadar komadan çıkmadı... Gün, çölü bir
sünger gibi eme eme ve her yeri tunca çevirerek batarken gözleri aralandı ve
dudakları kıpırdadı...
Evet; dudakları kıpırdadı... Başındakiler sevinçle karışık telaşda... ne diyor;
bir şey mi istiyor? Su mu, tabib mi, ilaç mı? Kulak tutuyorlar.
Sual, derin denizler gibi bereketli bir kalbden havalanan güvercinler gibi. Som
aşk, som ihlas ve tam bağlılık:
Ebu Bekr, radıyallahü anh, kafası yarılmış, sakalı yolunmuş, yüzü gözü yara-bere
içinde ve bitkin bir halde iken mecalsiz bir sesle soruyor:
-Resulullah nicedir; ne yapar? O'na hakaret etmişlerdi...
İşte islam ahlakı ve işte mü'min. En zor zamanda bile kendi canının değil;
canından aziz bildiğinin derdinde. Sanki kendisi yoktur O vardır. Evet; bu yüce
sahabi, O'nda fena bulmuştur. Bu sebeple konuşabildiği; hislerini kelimelere
söyletebildiği an, efendimiz ve O'nun sağlığını soruyor...kendimi düşünmek arka
planda.
Ev iyice tenhalaştı. Gelenler yavaş yavaş ayrılıyor:
Annesi Hazret-i Ebu Bekr'in başında oğlunun yanında eriyen bir mum gibi. Odanın
loşluğundan göz yaşları sesiz dökülüp duruyor...
Ordakiler annesine:
-Sor bakalım, diyorlar. Bir şey içmek ister mi?
Anneciği suskun. az bekledi. Gözleri ile oğlunun yüzünü taradı ve yumuşak, tane
tane kelimelerle sordu.
-Canın ne ister evladım; karnın aç mı?
Sahabi ahlakında önce can sonra canan değil, önce canan sonra can geliyor...
önce; her şeyden önce varlık ve imanımızı borçlu olduğumuz kainatın baş tacı.
Ebu Bekr efendimiz, kirpiklerini aralayarak annesinin üzüntülerin kaynaştığı
yüzüne baktı ve sordu:
-Resulullah nicedir; ne yapar?
-Bilmiyorum, dedi Selma binti Sahr; arkadaşın hakkında malumatım yok...
-Hemen Ümmü Cemil'e git. O, Allah'ın Resulü'nü bilir. Efendimin sağlık haberini
bekliyorum,
Hazret-i Ebu Bekr'in annesi, az sonra Ümmü Cemil'in evine gelerek oğlunun,
Peygamberimizi merak ettiğini soruyor.
Ümmü Cemil radıyallahü anha, mü'mine hanımlardan biri. Hattabın kızı; yani
Hazret-i Ömer'e hemşire... Bir mümin basireti ile tedbirli hareket ediyor ve
Selma binti sahr'ın geliş sebebini belli etmeden anlamaya çalışıyor. Çünkü,
Selma, henüz müslüman değildir. Resulullah'a herhangi bir kötülük yapabilir.
Belki de bunun için ağzını arayarak bilgi topluyor. Bu yüzden:
-Bilmiyorum, diyor. Ne oğlun ne de Peygamberinin nerede ve nasıl oldukları
hakkında bir şey bilmiyorum.
Selma, oğlunun başından geçenleri anlatınca Ümmü Cemil:
-Haydi öyleyse Ebu Bekr'e gidelim; durumunu merak ettim, diyor.
Ümmü Cemil, radıyallahü anha, büyük sahabiyi ağır hasta görünce:
-Allahü teala, o azgınların yaptıklarını karşılıksız bırakmasın!...diye beddua
etti...
Ebu Bekr, radıyallahü anh, Hattabın kızının dediği ile belki de hiç alakadar
olmadı. O'nun aklı ve gönlü başka yerde; aşık olduğu insanda.
Ümmü Cemil'e sordu:
-Resulullah ne yapar; hali nicedir?
Misafir hanım, tedirgin ve alçak sesle cevap verdi.
-Anne burada; ya dediklerim duyarsa?
-Korkma! Ondan bir ziyan gelmez, sırrını söylemez!
Bunun üzerine bu yüksek mümine sahabi, Ebu Bekr Efendimizi rahatlatan müjdeyi
verdi:
-Çok şükür hayatta ve sıhhati yerinde...
Hazret-i Ebu Bekr, radıyallahü anh, sevindi ve bu güzel haberle kuvvet buldu.
Sordu:
-Nerede; kimin evinde?
-Efendimiz, şu an Erkam'ın hanesinde.
Hazret-i Ebu Bekr'in yüzünü bir huzur aydınlığı doldurdu; rahatladı. Hoşnud
oldu... Fakat yüksek aşkın söylettiğini dedi:
-Vallahi Resulullah'ı gidip görmedikçe ne yer, ne içerim?
Ya ilahi bu nasıl sevgidir? önce canan sonra can. önce Resulullah, sonra ben
diyebilen ebedi misal...
-Sen şimdi kendini toparlamaya bak; istirahat et. El ayak sokaklardan çekilsin.
Herkes uykudayken gideriz.
Ve öyle yaptılar. evlerin pencereleri birer birer karanlığa gömülürken büyük
dost, annesi ve Ümmü Cemil'in desteği ile Erkam bin Erkam radıyallahü anh'ın
evinin yoluna düştü.
Ebu Bekr efendimiz, eve girince Resul aleyhisselam'a sarılıp öptü. Mü'minlerle
kucaklaştı.
Peygamberimiz, arkadaş bu büyük müslümana bir hayli üçüldüler.
...her ne hal olursa olsun kainatın efendisi üzülmemeli.
Ebu Bekr, ağır ağır konuşarak Habibullah'ı teselli etti ve:
-Ey Allah'ın resulü, bu yanımda gördüğün dünyaya gelmeme vesile olan annem
Selma.Müslüman olmasını istiyorum.Dua buyurmanız halinde sonsuz felaketten
kurtulacağına inanıyorum.
Sevgili Peygamberimiz,sallallahü aleyhi ve sellem, Selma binti Sahr'ın hidayeti
için Allahü teala'ya yalvardı.Duanın nbereketi ile Ebu Bekr efendimizin
annesinin kalbi yumuşadı; imana geldi ve Cehennem ateşinden kurtuldu. Böylece
Selma radıyallahü anha da ilk müslümanlardan olma şerefine nail oldu.
YARASALAR
BİZ, ONLARI KIYAMET GÜNÜ KÖRLER, DİLSİZLER VE SAĞIRLAR OLARAK YÜZÜ KOYUN
HAŞREDECEĞİZ. ONLARIN VARACAĞI YER CEHENNEMDİR Kİ ATEŞİ YAVAŞLADIKÇA; BİZ, ONUN
ALEVİNİ ARTIRIRIZ.
İşte böyle...
Önce dudak büktüler... az evveline kadar; "en emin, çok dürüst, daima doğru
sözlü, asla yalan söylemez", dedikleri insanı vahyi tebliğe başlayınca dudak
bükerek garipseyerek, söylediklerini gelip geçici bir hal olarak karşıladılar.
Cin falan mı zarar vermişti; bir hoş olmuştu bu genç adam... tahminleri boşa
çıktı... en sağlam mantık, en güçlü irade, en muhkem akıl, en temiz şuur O'nda
görülüyor... bu defa; "bir menfaat koparmak niyetinde herhelde"diye düşünerek
teklif üstüne teklif yağdırdılar... kadın, para, mal, servet, liderlik, değer
verdikleri ne varsa önüne sermek istediler. Yeterki rahatları bozulmasın;
karışanları olmasın, dünyaları değişmesin, sözlerinin üstüne söz gelmesin.
...'ne de tuhaf şeyler oluyor. Veya olabilirmiş. Hele şu Muhammed'e bakın. Bu ne
cesaret, ne cür'et? Bu sayılanları da elinin tersiyle şöle bir kenara itiyor ve
dediklerini tavizsiz tekrarlıyor:'
Allah, sizin tapındığınız şu zavallı heykeller değildir! Bunlar ne ki; basit bir
eşya. İnsan eli ile şekillenmiş madde parçaları... Allah birdir. Ne ortağı
vardır, ne benzeri. Doğmamıştır, doğurmamıştır, ölümsüzdür. Bildiğimiz ve
bilmediğimiz; insan, hayvan, kuş, sürüngen, deniz mahlukları, kara yaratığı ne
varsa, hepsini o, doyurur. Gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyi o, yaratmıştır;
yine o, öldürecektir. öldükten sonra bir hayat daha vardır: Asıl ve ölümsüz
dünya. Allah, istisnasız herkesi hasaba çekecektir. Peygamberleri ile bildirdiği
emir ve yasaklara uyanları, mükafaatlandıcak, o emir ve yasakları çiğneyenler
ceza görecektir. Yüce Allah'ın hoşnud kaldıkları cennete, razı olmadıkları
cehenneme; yani ateşe atılacak ve azap görecektir... bu dünya fanidir; geçici,
bitici ve sonlu...
Ben, işte O Allah'ın habercisiyim; size vahyini tebliğ ediyorum. Uyarsanız
kurtulursunuz, düşmanlık yaparsanız Rabbimin buğz ve lanetine uğrarsınız. İnsan,
bütün mahlukların en üstünü ve ne şereflisidir. Dediklerimi içinde bulunduğunuz
hal, tuttuğunuz yolla bir kıyaslayın. Çünkü akıl denen nimet sadece insana
mahsus. eğer vicdanlı davranırsanız yanıldığınızı siz de anlarısınız.
'...kim inanır bunlara canım... asil dedelerimizden beri, asırlardır sürüp gelen
dinimizi, tanrılarımızı, alışkanlıklarımızı, örfümüzü kim terk eder ki? Ama o da
ne? Ebu Bekir gibi, zengin ve soylular da müslüman oluyor. Bir aysbergin
geldiğine şüphe yok. Öylese tehlike büyümeden ateş söndürülmeli, bu ateşin
dumanı tütmemeli. Bu ateşten alınan meş'aleler dünyanın dört tarafına
koşturulmamalı...'
Evet; ilkin dudak kıvırarak küçümsediler. Sonra halli basit bir mesele olarak
ele alıp efendimizin ayaklarına dünya nimetlerini saçtılar. Sonra küçük
gözdağları ile korkutmak istediler. O'nu yolundan çekip alamayınca dozu giderek
artan kötülüklere başladılar. Yoluna diken dökmeler, kapısının önüne pislik
atmalar ve evini taşlamalar:
...Sevgili Peygamberimiz'in devlethaneleri Ebu Leheb ile Ukbe bin Ebu Muayt'tın
evinin arasında iki yobaz adam, o mübarek, o öpülesi, yüz sürülesi eşiğin önüne
kendi manalarını ifade eden dışkı, leş vs. getirip atıyorlar. Ebu Leheb, bununla
da kalmıyor. Resul aleyhisselamın evini taşa tutuyor... bir adi ve sadist
tabiat... Hazret-i Hamza, bir gün bu bayağı hareketin üzerine gelince pislik
dolu kabı Ebu Leheb'in kopasıca kafasına döküyor.
efendimizin dediği sadece şu:
-Ey Abd-i Menaf oğulları bu nasıl komşuluk böyle? Bunu diyor ve kapısının önüne
dökülenleri süpürüyor.
Ümid ve sabır üzreler...
Bir kişinin daha Muhammedi olduğu işitilince müşrikler, Arabistan çölleri
kendilerine mezar olmuş gibi; bunaltan, nefeslerini kesen hislere kapılarak gözü
dönmüşlüğün en vahşi nevilerine sarılmaktan imtina etmiyorlar.
Mesela:
...bu, ne her tarafı granitlerle dolu yerleri kazmayla yarmaya benziyor; ne de
kumun, bütün sahrayı deniz dalgası gibi doldurduğu bir vasatı zümrüt renkli
yeşilliğe döndürmeye. İnsanın kalbini çevirmek, imanını değiştirmek kayaları
parçalamaktan; çölleri ormanlaştırmaktan çok daha zor. Bu sorluğu aşmaktaki tek
imkan, Allah'ın yardımı... efendimiz, gıtlağına kadar batağa gömülmüş ve bazı
hareketleri ile beşer üstünlüğünden uzaklaşıp hayvani derekeye yuvarlanmış şu
insanların islamla şereflenmeleri için Kabe'de namaza durmuş... kendisi için hiç
bir şey istemiyor... kolları ilerde; avuçları semaya açılmış olarak Rabbine
tazarru halinde... dolu dizgin cehenneme at koşturan şu cahiller için yakarıyor.
Kendileri için namaz kılınan, af dilenilen, göz yaşı dökülen yalvarılan, olmadık
sıkıntılara katlanılan o insanlar ne yapıyor? İşte bunlardan bir küme... ebu
Cehil, Şeybe bin Rebia, Utbe binRebia, Ukbe bin Ebi Muayt'ın da aralarında
olduğu yedi kişi, Nebiler Sultanını ibadet halinde görünce yılışık tavırlarla
gelerek az ilerisinde yere oturdular. Onu seyrediyorlar. Son Resul, namaz
kılarken onlarkaş göz işaretleri, laf atmalarla kendi aşağılıklarını
karikatürize ediyorlar. Resulullah ve islamiyete karşı dinmez kinlerin sahibi
Ebu Cehil, arkadaşlarına dönerek:
-Kim bir deve işkembesi bularak şu adam, secdeye gittiğinde omuzuna koyabilir?
diye sordu ve cevap bekleyen bakışları ile arkadaşlarının yüzlerini yokladı...
Bir kaç saniyelik sükutu Ukbe'nin sesi bozdu:
-Ben, dedi ve demesi ile yerinden fırlaması bir oldu. Biraz sonra kanlı bir koca
deve işkembesini sürüte sürüte Peygamberimizin yanına vardı.
Ukbe, büyük Peygamber, secdeye gider gitmez işkembeyi iki kürek kemiği arasına
bıraktı... zavallı mahluklar, kahkahalardan kırılıyor. Otuz iki dişleri
sayılabilir. ne olacaktı; 'şimdi ne olacak; Muhammed nasıl bir reaksiyon
gösterebilir?' Attıkları kahkahanın şiddetinden gözlerinden yaşlar akıyor.
Bunlar, kainatın en mümtazını ne zannediyorlar ki? Habis hareketlerine kendi
seviyelerinde bir aksül'amel bekliyorlar ama hiç yorulmasınlar. O, İslam
ahlakının en zirvesindeki muazzam insan, hep vakar ve ciddiyet halinde... Bir
şey olmamış gibi secdede... nurlu alnını sahibinin huzuruna koymuş, başını
kaldırmadan öylece bekliyor. Müşrikler, sanki bir zafer elde etmiş gibi katıla
katıla tepiniyorlar.
Bu sırada mü'minlerden Abdullah bin Mes'ud, radıyallahü anh, oradan geçiyor...
mübarek sahabi, birden çarpılmışa döndü... Olamaz; insan, bu kadar süflileşmez,
böyle adi bir hareketi yapacak kadar gözü kararamaz... Fakat bunlar; o Ebu
Cehiller, Ukbe bin Muaytlar, şeklen insan; sanki insan! Aslında hayvandan daha
beter kimseler... Abdullah bin Mes'ud efendimiz, şaşkınlıktan donmuş gibi ne
yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyor. Olduğu yere mıhlanmış, canından çok
sevdiği Peygamberimizi dehşetli bir kederle seyrediyor. İşkembeyi, Sevgili
Peygamberimizin omuzundan atmaya yeltense öldüresiye dayak yiyecğine şüphe yok.
Çünkü bu Sahabinin arkasında kavmi, kabilesi mevcut değil. O yüzden bu rezilliği
işleyenler, anında sırtlan gibi üstüne atılırlar.
Hadiseyi Hazret-i Fatıma işitti. Koşa koşa gelerek mübarek babasının üstündeki
necis şeyi fırlatıp attı ve o kötülerinş kötü adamların yüzlerine haykıra
haykıra bağırarak beddua ve hakaret etti... Peygamberimiz, hayran kalınacak bir
sakinlikle namazını ikmal ediyor; ve:
Bu düşmanlığı yapanları Allahü teala'ya ısmarladı. Hem de üç defa
tekrarlayarak.. Sanki yer gök titredi. Kafirler sırıtmayı bırakarak
endişelenmeye başladılar.
Dünya ve ahiretin en üstünü konuşuyor:
Allah'ım, Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin
Rabia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Şeybe bin Rebia'yı sana havale
ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Muayt'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Umeyye bin
Helef'i sana havale ediyorum!Allah'ım, Velid bin Utbe'yi sana havale ediyorum!
Allah'ım, Umare bin Velid'i sana havale ediyorum!
Bunlar; insanlıktan habersiz, imandan nasipsiz bu zavallı bedbahtlar, Bedir
muharebesinde layık oldukları akıbeti buldular... ruhları cehennemi, güneşte
kalarak kokan leşleri bir çukuru boyladı...
Peygamberimizin bedduası ile yüzlerinin kanı çekilmiş ve kül gibi olmuşlardı. O
mukaddes mekanda yapılan duanın reddolmayacağını biliyorlardı. Lakin buna
rağmen, kendilerini bekleyen feci akıbete rağmen Seyyid'ül Mürselin'e sui kast
ve sui muameleden geri durmadılar.
Mesela:
Resulullah Mescid-i Haram'da namaz kılıyor... Ebu Cehil yemin eerek açıklıyor
ki, "O, secdeye gittiğinde üzerine yürüyerek ayağım ile ensesine basacak ve
yüzünü yerlere süreceğim." Guya, düşmanını küçük düşürecek. Orası belli olmaz!
Efendimiz, secdeye varınca seyirtiyor. Ama hızı çabuk kesiliyor. Aniden yere
çakılmış gibi durup geri kaçmaya başlıyor... kim, o; küçük düşen, mahcup olan,
utanan; kim o? O iri iri laflar eden Ebu Cehil, ummadığı bir şeyle
karşılaşmıştı. muhammed aleyhisselamla arasında alevlerin kaynaştığı derin bir
uçurum görünce önce zınk diye durmuş; sonra da yüzgeri ederek kaçmıştı:
-Ensesine basmaktan niye caydın? diye soranlara; korku ve titreme ile:
-Siz, önümdeki ateş dolu uçurumu görmüyor musunuz? diyerek zelil bir mevkie
düştü... düştü ama; ibret alan nerede?
Yenilen bir türlü doymazmış. Ebu Cehil nam bu mağlup adam da öyle. Yenik düşünce
küfrü artıyor. Yine başından büyük laflar etmekte:
-Yemin olsun ki bu defa affetmeyeceğim! Kararım kat'idir. Secdeye vardığı an
kafasını taşla ezeceğim. Siz de şahid olun.
Şahid tuttuğu Kureyşli müşriklerdi. Gerçekten, onların da hazır bulunduğu bir
gün, efendimiz, yine namazda iken bir koca taşla üzerine yürüdü. Bir kaç adım
atmıştı ki kaşı kenara fırlatması ile geri kaçması bir oldu. Bu defa üzerine
azgın bir canavarın saldırmak üzere olduğunu görüyordu.
Gözleri görüyor ama kalb gözü kör olmuş. Arsızlığı elden bırakmıyor.
Mesela:
Bir gün Ebu Cehil ve Velid bin Mugire'nin başı çektiği bir küffar sürüsü
Habibullah'ın canına kıymak üzere O'nu takip ediyor; iz sürüyorlar. İşte
kolladıkları fırsat: 'Muhammed namaza durdu; Kur'an okuyor'. Önden Velid'i
yolluyorlar. Velid elinde silahı koşuyor... Fakat o da ne? Ortada kimse yok!
Sesi geliyor ama kendisi mevcud değil. ne kadar uğraştıysa nafile. Arkadaşlarını
yardıma çağırdı. Topluca koştular. İşte ses şu tarafdan geliyor. haydi öyleyse o
yana. Vay neler oluyor öyle? Ses şimdi de aksi cihetten duyuluyor. Haydi bu
tarafa. Bir o tarafa, bir bu tarafa nereye dönseler Peygamberimizin sesi, aksi
tarafdan geliyor... Sıcakta ter topuklarından çıktı; lakin O'nu, Sallallahü
aleyhi ve sellem, bulamadılar...
Sevgili peygamberimizin dünyayı nurlandırmalarından evvel başlayarak şu dakikaya
kadar mucize üstüne mucize görülüyor:
Mesela:
İns ve Cinnin Peygamberi, bir gün Hacun Yokuşu'nun dibinde oturmuş istirahat
ediyorlar.. yanlarında kimse yok. Azgınlardan Nadr bin Haris, Peygamberimizi
böyle ıssız bir yerde görünce:
-Tamam, dedi. Şimdi yapacağımı biliyorum. O'nu doğduğuna pişman edeceğim.
Efendimize yaklaşınca gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Mübarek insanın başı
üstünde müthiş aslanlar, ağızlarını açmış kuyruk sallayarak satılmak için
Nadr'ın yaklaşmasını bekliyorlardı... Mahallenin kabadayısı manzarayı görünce
yiğitliği kaçmakta buldu. Hem de öyle bir hızla ki ancak Ebu Cehel'in yanında
soluklandı. başından geçenleri anlatınca; Ebu Cehil, sözümona cesaret verdi:
-Aldırma; sihirlerinden biridir.
Kokuşmuş, mihverinden çıkmış dejener bir cemiyetin azgın temsilcileri; batıl
adına İslamın ocağını söndürmek için dört koldan saldırmıyorlar. Hedef, doğru
sözlülerin en doğrusu; en doğru haberci; muhbiri Sadık, sallallahü aleyhi ve
sellem! İslam dini, bir güneş gibi şafağı söke söke Mekke ufuklarına ağarken
küfür parasaları, gurubu olmayan bu güneşin habercisine işte bu ve benzeri zulüm
ve eziyetler yapıyor ve öldürmeye teşebbüs ediyorlar... yarasalar, bu çabalar
içindeyken Ebu Talib ne alemde acaba? Hani sözü vardı. hayatta oldukça yeğenini
koruyacaktı... elhak doğru. Ebu Talib, sözünün eri mert bir Kureyşli. Yeğenine
kötülük yapıldığını duyunca yerinde duramaz; hemen bunu işleyenlerin peşine
düşerdi:
Mesela:
Peygamber efendimiz, yine bir gün Allah'a ibadetle meşgul namaz kılıyor. As bin
Vail, Haris bin Kays, Esved bin Muttalib, Velid bin Mugire, Esved bin Abdi
Yağves, bunu haber alınca çocuk ve kölelerini toplayarak Sevgili Peygamberimizin
namazda olduğu yere gelerek mübarek sırtına kanlı kanlı pis bir işkembeyi çocuk
ve köleler eliyle koyarak defolup gittiler. tam bir festival şamatası
yaşıyorlar.
...bu sırada Ebu Talib çıkageldi...
-Ne buhal yeğenim; kim yaptı bu kepazeliği; çabuk söyle!..
Yüce Resul, bu işe karışanları tek tek saydı... amca, derhal eve koşarak
kılıcını ve kölesini aldı ve işkence yapanların arkasına düştü. Kölesi işkembeyi
taşıyordu... Şehrin sokaklarından birinde müşriklere yetişti. Henüz
dağılmamışlardı. Kılıcını çekti ve:
-Kimse konuşmasın; kellsinin uçmasını istemeyen gıkını çıkarmasın, dedi ve
kölesine, işkembeyi bu rezillerin suratlarına sür, hakaret nasıl olurmuş
görsünler!!! diye bağırdı.
kahraman çapulcularda şafak atmıştı. Ebu Talib'ten zaten çekinirlerdi. Şah
damarının hiddetden parmak gibi öne fırladığı; renginin kızgınlıktan mosmor
kesildiği şu ansa ödlerri kopmuştu. kölenin önünde taptıkları heykeller gibi
cansız; kımıldamadan durdular. Az sonrra suratları kan ve pislik içinde
kalmıştı. İşkembe, hepsinin yüzüne sürüldükten sonra Ebu Talib, onları kovdu;
ardlarına bakmadan uzaklaştılar.
......
Uzaklaştılar ama; inadlarından dönmediler. Bunlar ve diğerleri; Sevgililer
sevgilisi aziz Peygemberimizi nerede görseler;
-Bakın; Cebrailin kendine de geldiğini söyleyen Muhammed işte burada...
efendimiz, bu yılan dili adamların zehir zemberek konuşmalarına çok müteessir
oluyor ve iyilikler menbaı mübarek kalbi kırılıyordu... Cebrail aleyhisselam, bu
üzgün zamanlarından birinde Peygamberimize gelerek En'am Suresi onuncu ayet-i
kerimesini bildirdi:
-Andolsun ki (ey Resulüm) senden önce gönderilen Peygamberlerle de alay edildi.
Alay edenleri istihzalarının karşılığı olarak bela ve azap çepeçevre
kuşatıverdi.
Resullerin Resulü, teselli bulup, ferahladı. Ne varki küfür, azgın dalgalar gibi
üstüne üstüne geliyor. Takip eden günlerde de alaylar, eğlenmeler, sataşmalar
durmak bilmezken O, omuzlarında şereflerin en yükseği; son Peygamberlik vazifesi
olduğu halde samırla irşada devam ediyor.
Böyle üzgün bir gün tavaf yaparken Cebrail aleyhisselam, geldi ve:
-Alay eenlerin hakkından gelmek için emir aldım, dedi.
Biraz sonra önlerinden Velid bin Mugire geçmez mi? Büyük melek, büyük
Peygambere:
-Bu nasıl bir insandır? dedi.
-Kulların en kütülerinden biri.
Cebrail; Velid'in bacağını göstererek:
-Bunun işi tamam, dedi.
As bin Vail göründü.
-Ya bu nasıl biri?
-Bu da kulların en kötülerinden.
Melek, As'ın karnını işaret ederek:
-Onun da cezası tamam, dedi.
Cebrail, Esved bin Muttalip, Abb-i Yağves, Haris bin kays geçerken tek tek
isimlerini sordu ve Allah'ın sevgilisinin onlara da kızgın olduğunu anlayınca;
birincinin gözünü, ikincinin başını, üçüncünün karnını işaret ederek:
-Allahü teala, mbunların şerrinden seni kurtardı. Yakındra her biri bir belaya
duçar olacaktır, haberini verdi.
... gerçekten az zaman sonra bu amansız kafirlerin her biri bir belaya uğrıdı...
Velid'in bacağına bir demir parçası saplandı; her tedbir çaresiz kaldı ve kan
kaybından öldü, As bin Vail'in ayağına diken battı. İlaçlar, hiç bir işe
yaramadı. Ayak, deve boynu gibi şişti.
-Muhammed'in Allah'a beni öldürüyor! diyerek bağıra bağıra can verdi.
Esved bin Muttalib'in iki gözü birden kör oldu. Cebrail aleyhisselam, bunun
kafasını bir ağaca çarparak canını cehenneme yolladı. Esved bin Abdi Yağves'in
yüzü ve bedeni aniden simsiyah oldu. dehşete kapılarak evine koştu. Öz ailesi
O'nu tanımayarak kovdular. kahrından, başını, yüzüne kapanan kapıya vura vura
intihar etti...
Haris bin Kays'ın ölümüne ise bir tabak tuzlu balık yolaçtı. Sanki bir kaç tane
balık yememiş de koca bir tu dağını yalayarak bitirmiş gibi ne kadar su iştiyse
kanmadı. Okyanusu içse susuzluğunun gitmesi imkansızdı; ve bu sebeple suya
kanamadan çatlayarak ölüp gitti.
Bunlar olurken ders alınmıyor muydu; ibret nazarı ile bakan yok muydu? Nerede o
basiret. Bilakis aksi yapılıyor.
Mesela:
Hakem isminde bir bahtsız, resululalh yolda yürürken onun arkasında ağzını,
gözünü, vücudunu oynatarak maymunluk yapıyor. Sevgili Peygamberimiz, Hakem'in bu
maskaralığını görünce hep öyle kalması için dua etti. Gerçekten ömrünün sonuna
kadar Hakem'in ağzı, yüzü, organları oynadı, durdu. hep öyle kaldı yani. Eden
bulur.
.....
İşte böyle...
Dağ dağ sıkıntılar göğüslenerek mesafeler aşılıyor. O, bir sevgili olduğu, ne
varsa uğruna halkedildiği halde yine de hakaretler, öldürme teşebbüslerri,
zulümler... her şey kendi kaidesi içinde cereyan ediyor. yoksa yüce Allah,
elbette beşerin en mükbulüne her imkanı verebilir...
Mesela:
Bir gün, yine, efendimizi üzmüşler. Bir kenarda oturmuş tefekkür ediyorlar. Bu
sırada Cebrail aleyhisselam geliyor. Efendimizi selamlayarak O'na sözleri ile
kuvvet ve destek veriyor. Aslında Peygamberimizdeki kudretin kimsede olmadığını
izaha çalışıyor:
-Şu karşıdaki ağacı yanına çağır, diyor.
Resulullah ağacı çağırıyor; ağaç önlerine kadar geliyor.
-Gitmesini, söyle diyor Cebrail.
Ağaç Peygamberimizin emri üzerine yerine yürüyor.
............
İLK ŞEHİDLER
ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ÖLÜ DEMEYİN! BİLAKİS ONLAR DİRİDİR; FAKAT SİZ BUNU
ANLAYAMAZSINIZ.
BAKARA 154
Feyz ve hidayet ocağının kapısında pençe pençe kan lekeleri... Müşrikler, akla
gelebilen ve gelemeyen her yolla insanlığın rehberini yıldırmak istiyorlar.
Saadet ocağının kapısındaki kanlı izler, bunun son işareti. Kureyşli dinsizler,
bir kaba doldurdukları kana ellerini batırıyor ve kanlı pençelerini o kapıya
vuruyorlar... Sabah olduğunda Resuller önderinin kapısında pençe pençe kan
izleri görülüyor. Aslında kendi ruhlarının fotoğraflarını çıkarıyorlar. Yoksa
böyle gariplikler yapmakla ne elde edilebilir ki... ve bir şey elde edemiyorlar
da. Bu sebeple bu safhada Sevgili Peygamberimiz'in yakasından düşerek eshabı
güzinden arkasız olanları seçip onlara tasalluta başlıyorlar. Fakat kötü bir
başlangıç. Küfür, azınlığın azınlığı durumunda olan hak yolun yolcuları üzerine
çok fena çullanmış ve dehşetli bir terör estirmeye başlamışlar. Bu şiddetli
baskı, yanardağ lavları gibi coşkun imana sahip ilk müslümanları İslamiyetten
alamamışsa da başka bir çok insanın müslümanlığını geciktirmiş ve hak dini
tercih cesaretlerini kırmıştır.
Ağır ve geçmek bilmeyen günler. ne çileler. Allah'ım ne büyük imtihanlar!...
kıpkırmızı bir gonca gül tomurcuğu, çıplak kayayı zorlayıp çatlatarak yol
bulmaya çalışıyor. İlk müminler de cansız kayadan daha sert putperest bir
cemiyeti zorlayarak ebedi saadetin fenerini yakmaya uzanıyor...
...karanlık bir mağaradan farksız Arabistan; Arabistan değil, bütün yer yüzü
ışıl ışıl bir dünyaya çevrilecek. O bir avuç Peygamber bağlısı, fısıltılarla
konuşarak, gizlice buluşarak gözden saklı köşelerde bunun imkanını
araştırıyorlar. Bir yıldız kümeciği, ayın nurunu kapayan kalın bulut tabakasını
delmeye; zorlanıyor..
Ve, bu müslüman öncülerin bayraklaşan hayatları; dünya durdukça söylenecek bir
emsalsiz destan:
İsmi: Yasir İsmi: Abdullah
Dini: İslam Dini: İslam
Akıbeti: Şehid Yasir'in oğlu
.... Akıbeti: Şehid
 
İsmi: Sümeyye İsmi: Ammar
Dini: İslam Dini: İslam
Kocası: Yasir Yasir'in oğlu
Akıbeti: Şehid Akıbeti: Sonsuz
peygamber dostluğu.
 
Yasir, kimsesiz ve yoksul bir ademoğlu. Bir iş bulmak ümidi ile yollara düşerek
memleti Yemen'e elveda ediyor ve günler sonra vardığı Mekke'de Ebu Huzeyfe bin
Mugire'yi buluyor; hizmetkar olarak yanında çalışma başlıyor. Efendisi,
Yasir'den ziyadesiyle memnun. Bu sebeple cariyesi Sümeyye ile evlendiriyor...
Bunların Ammar ve Abdullah isminde iki erkek evlatları dünyaya geliyor. İki nur
topu. Çocuklar, büyüyüp yetişiyorlar. Ebu Huzeyfe ve kabilesi Mahzumoğulları,
Yasir'leri hep seviyorlar. Ama; bu temelsiz ve çürük bir sevgi. Hangi maksatla
olursa olsun nefretle yer değiştirebilen sevgiye sevgi denemez! Sevgili
Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve Sellem, tevhidin ihtişamlı sancağını
yükseltince Yasir, zevcesi Sümeyye ve oğulları Ammar ve Abdullah bir ağızdan "La
ilahe illallah Muhammedün Resulullah" diyorlar.
Bu hem tasdik ve kabul ve hem de bir şeref sözüdür. Bu söz, ciğerleri dolduran
nefes ve kalbden yükselen aşkla hayrırıldıktan sonra yeni bir dünyanın kapısı
açılmış ve insanın varolma sebebi gayesini bulmuş demektir. bundan dolayı
"buyur" denilen bu saray kapısından giren hiç kimse ve hiç bir sebep geri
döndüremez...
Mahzumoğulları, daha nice şirk ehli ile birlikte bu hakikatten habersizdir.
Onlar, kibirlerinin ördüğü gurur ve nefslerinin gafletinden olarak felaketlerine
sebep olacak işlerin peşindeler.
Ramda adlı kayalık bir gölge. Güneşin en yakıcı olduğu saatler. Isı belki
yetmiş-seksen derece belki de daha fazla.
Mahzumoğulları, dört kişiyi kıskıvrak bağlamış, kızgın sacdan farksız bu
taşlarda türlü işkencelerle eziyet ederek İslamiyetten vazgeçirmeye çalışıyor...
Bunlar Yasir, hanımı Sümeyye ve oğulları Ammar ile Abdulah.. dilleri damaklarına
yapışıyor, yedikleri kırbaç izlerinden söken kan, ayaklarına doğru yol arıyor,
beyinleri sıcaktan fokur fokur kaynıyor, taşlar ayaklarını pul pul yakıyor ama
imandan küfre dönme tekliflerini onlar yine de:
-Derimizi yüzseniz, hatta etimizi dilim dilim kesseniz biz yine İslam dininden
dönmeyiz! diyerek nefretle reddediyorlar.
Bir direniş ki, tarihin ender vak'alarından... O gün ölgün ve bitkin hale gelen
Yasir ailesi bırakılıyor. Fakat sair günler Lat ve Uzzaya taptırmak için yapılan
işkenceler gaddarca sürüp gidiyor...
.......
Bu dört sahabiyi şimdi de Batha denilen yere götürmüşler orada işkence
yapıyorlar. Birden Resulullah görünüyor. Eshabına yapılanlardan fevkalede
müteessir olarak üç kere aynı şeyi buyuruyorlar:
-Sabredin ey Yasir ailesi, sebredin ve sevinin ki mükafaatınız cennet
olacaktır!!...
O'nu görmüş olmak; sesini duymak, zulüm altındaki bu dört sahabiyi biraz
ferahlandırıyor. Yasir, merakle soruyor:
-Ya Resulallah! Günler hep böyle mi geçecek?
Sevgili Peygamberimiz, suali bir dua ile cvaplandırıyorlar:
-Allahım! Yasirailesine rahmet ve mağfiretini ihsan eyle...
Hazret-i Resul'ün oradan ayrılmasından bir süre sonra Yasir, radıyallahü anh,
insanın tahammül kuderetini aşan, işkencelere dayanamayarak ruhunu "rahmet ve
mağfiret" sahibine teslim etti.
İlk şehid!...
İslam, ilk şehidini verdi...
Ebedi hakikat yoluna can feda edildi. Akın akın gelecek şehidler ordusunun ilk
neferi şahadet şerbeti içti. O şanlı şehide bin selam olsun!
 
...Yasir, hanımı ve oğulları önünde işkence göre göre can verdi. Ama zulüm
durmadı. Kafirlerin gözleri kan çanağı. Terden sırılsıklam olmuşlar, takatleri
kesilmiş; fakat doymaz zalim hınçları ile diğer üç mümini dövmeye devam
ediyorlar. İşte atılan bir okla Abdullah da cennete kanat açıyor.
Baş kafir Ebu Cehil, Sümeyye, radıyallahü anha'ya hem vuruyor; hem lisanla
hakaret ediyor. Sümeyye hatun, bu çirkin hareketlerden birine cevap verince
hayasızca saldıran ebu Cehil kelbi mübarek kadının ayaklarına ip taktırarak
beklemekte olan iki deveye bağlatıyor ve hayvanlar, sür'atle zıt istikametlere
sürülüyor.
...ve dehşetli an! Tüyler diken diken havada. Sümeyye latun parçalanırken çığlık
çığlığa söylediği kelime-i Tevhid, çelik bir kırbaç gibi Ebu Cehil'in yüzünde
şaklıyor.
Bu da ilk kadın şehid? Bu alçak muameleye; bu fütursuz kahpeliğe maruz kalan
imanımızı borçlu olduğumuz o çilekeş büyük insanlar için sicim gibi göz yaşı
dökülse yeridir...
Şehadet mertebesini yaratana şükolsun.
Ölüm acısını duymayan, sorgu sual görmeyenlere rahmet; cesedi çürümeyen,
bilmediğimiz bir hayatla diri olanlara selam olsun!
Onlar ki şehid'dir.
Babası, kardeşi ve annesi gözleri önünde öldürülen Ammar'ı hayatta tutan tek
kuvvet imanı. Yoksa annesinin o feci ölüm şekline yürek mi dayanır? kendisine
yapılan eziyetlerse işkence ismindeki vahşetin tam ifadesi. Bir zırh
giydirilerek dehşetli güneşin altında tutuluyor. Sıcaktan kor ateşteki demir
gibi yanan zırh, Ammar radıyallahü anh'ı kavurdukça kavurdu ve kemiklerinin
içindeki iliği bile eritti... "Öldü!" diyerek çekip gittiler. Bu büyük İslam
kahramanı saatler sonra kendine geldiğinde bütün kuvvetini toplayarak binbir
zorlukla Resulullah'ın huzuruna çıktı. O dağ gibi babayiğit insan çökmüştü..
-Ya Resulallah! Azabın her çeşidini tattık... dedi ve ağlamaya başladı.
Sevgili peygamberimiz sabrın zirvesindeki bu çileli insanın mübarek göz
yaşlarını mübarek elleri ile silerek gönlünü aldıktan sonra dua buyurdular:
-Allahım! Sen de Ammar sülalesinden hiç kimseye cehennem azabını tattırma...
.......
Mü'minler, er an tehlikede. Müşriklerin ne zaman, hangi köşebaşında
saldıracakları meçhul. Öyle bir-iki eziyet yapıp bırakmak da yok. Ellerine
geçirdikleri yerde ısrar ve tehdiktlerle önce "dininden dön! Muhammede uyma!"
tehdidini savuruyorlar. İstekleri reddolununca da gelsin alçakça işkenceler.
bunlar, sadece kafir olsa neyse; aynı zamanda kör vicdanlı birer zalim.
İşte yine Ammar radıyallahü anh'ı yakalamışlar. Mübarek sahabi ateşle
dağlanıyor.
-Lat ve Uzzaya inan! Muhammed'in Allah'ını inkar et!!! Haydi söyle! İnkar
ettiğini de; desene!!! Yoksa ölümlerden ölüm beğen Yemen dilencisi!!!
Bu mümkün mü? O'na arkadaş O'na sahabi olma derecesine kavuşan biri bundan döner
mi?
-Hayır!!! Putperestliğe asla dönmeyeceğim! ben artık hak yoladıyım. La ilahe
illallah Muhammedün Resulüllah!
Ucu pul kızarmış demir, vücuduna değdikçe "cazz" diye bir ses; yanık bir et
kokusu ve dişlerini birbirini öğütürcesine sıkıp yüzünü buruşturan Ammar'ın
"Allah!!!" diye yükselen feryadı. Feryat veya münkirlere verilen en büyük cevap!
Bir protesto; muazzam reddiye. Efendimiz, sulmün tam üzerine geldiler. her şeyi
çok büyük bir ızdırapla görüyorlar. Kadife gibi yumuşak elleri ile büyük
mazlumun başını okşadıktan sonra ateşe:
-Ey ateş! İbrahimi yakmadığın gibi Ammar'ı da yakma! O'na da serin ve selamet
ol, buyurdular.
Dua anında kabul edilmiş; işkence demiri buz gibi olmuştu. müşrikler, hayrette;
lakin gözleri ile gördükleri mucizeye rağmen imana uzaklar. Bazan da bü yüksek
sahabiyi boğulsun diye derin kuyulara atıyor veya güneşin altına yatırarak koca
kayaları göğsüne koyuyorlar. Niçin? Müslüman diye; kendileri gibi inanmıyor
diye? Bu hangi seviyededir! Bu nasıl insanlıktır? Katmerli cahillik!
Bu sıkıntılar içinde dahi sabahlara kadar namaz kılıyor ve ibadet ediyor...
namazın en zor hatta imkansız şartlarda bile terkedilemeyeceğine canlı, çarpıcı
ve ibretli misal. Rahat yataklardan çıkıp namaza kavuşmayanlar, hangi müdafaanın
çürük gerekçesine sığınabilir?
İşkencelerden kalan yara izleri, ömrünün sonuna kadar vücudundan silinmedi... en
gerçek şeref madalyası.
Sevgili Peygamberimiz'e, sallallahü aleyhi ve sellem, gelip içeri girmek için
müsaade istediğinde ne hoş iltifatlara kavuşurdu:
-Hoş geldin, bütün kötülüklerden arınan, iyiliklerle bezenen ve beğenilen
insan!... Bırakın gelsin.
 
KÖLELİKTEN SULTANLIĞA
YA BİLAL, EZAN OKUYARAK BENİ FERAHLANDIR.
HADİS-İ ŞERİF
Bir Mekke gecesi...
Aydınlık ve duru duru bir gece.
Şuradan buradan duyulan böcek ve kuşlar, gecenin derinliğinde eriyen doyulmaz
sesleri le göğe kocaman gümüş bir madalyon gibi asılmış dolunaya hangi sırrı
fısıldıyor dersiniz.
Yıldızlar, yanıp sönen ışıkları ile uzaktan çevreledikleri aya mı, ürpertili
yalnızlığı siyah bir kadife gibi üstüne çekmiş yeryüzüne mi, selam veriyorlar
belli değil...
Belli olan o ki bir gölgenin duvar diplerine sine sine yürüdüğü. Uzunca boylu
olduğu anlaşılan tedirgin bir karaltı, etrafı iyice dinleyerek bir tehlike
bulunmadığına emin olduktan sonra önünde durduğu evin kapısını usulca tıklattı:
-Bilal!
...çıt yok. Karaltı az dinledi. Kapıyı daha hızlı vurdu ve deminkinden daha
yüksek seslendi:
-Bilal! Bilal!
Susdu ve beklemeye başladı. Vakit eriyip eriyip giderken içerden ayak sesleri
işitildi.
Ohh nihayet geliyor.. Gelen, yaklaşırken, uykulu bir sesle sordu:
-Kim o?!
Dışardaki duyulur duyulmaz bir tonda cevap veriyor:
-Benim! Ebu Bekr!
Bilal, kapıyı aralarken:
-Hayırdır! dedi, gecenin bu saatinde mühimce bir şey olmalı.
-Seni İslam dinine davet için geldim!
Bilal şaşırdı. Bu da ne emek? hem de gece yarısı! "İslam dini" ne demek? İçeri
girerken sormaya devam ediyordu:
-Ya Eba Bekr! Bu dediklerini sabah konuşsaydık olmaz mıydı?
-Olmazdı, çünkü efendinin bunu bilmemesi lazım..
Bir kenare iliştiler. İnsanlığın ikinci en üstünü anlatmaya başladı:
-Beşeri; içinde bulunduğu şu zelil ve ahmak mevkiden kurtularak tek ve hakiki
mabud olan yüce Allah'a iman saadetine kavuşturacak İslam dinini, diğer
peygamberlere de gelmiş olan Cebrail ismindeki melek tebliğ ediyor. Şimdi bu en
kamil ve son dinin de bir Peygamberi var. Vahiy O'na geliyor. Ben O'nun elinden
tutarak kendisine iman ettim. Arkadaşım olduğun için sana geldim. Senin de iman
etmeni; senin de insanlık şuuruna ve mü'min olma huzuruna ermeni arzuluyorum. Şu
putlar ilah olur mu canım? Düşünmek lazım. Akıl ve mantığımız var. Mesela kız
çocukları niçin utanma sebebi kabul edilerek toprağa gömülsün; hem de diri diri!
Çığırında çıkmış bir devirde yaşıyoruz. Halbuki, insan en üstün mahluk. Son
dinin Peygamberi bozukluklarımızı ve bütün cihanı düzeltecek ve insana
kaybettiği şerefini iade edecek. Bu peygamber, şimdi, aramızda. Gizli gizli
dinini yayıyor.
-Kim? Ben tanıyor muyum?
-Tanıyorsun. Muhammed bin Abdulalh. Muhammed'ül Emin. Bugüne kadar bir tek kötü
hareketine şahid olmadığımız, hepimizden ve herkesten üstün, asil ve dürüst
zat...
Hazret-i Ebu Bekr, radıyallahü anh, Mekke'de doğmasına rağmen aslı Habeşistanlı
olduğu için "Habeşli Bilal" manasına Bilal-i Habeşi ismindeki köleye bu öz ve
buna yakın kelimelerle anlatıyor. Umeyye bin Halef'in kölesi büyük bir dikkatle
dinliyor.
-Zencisin diye seni aşağı görüyor ve köle olarak tutuyorlar. Halbuki benim
peygamberimin getirdiği dinde, kimsenin kimseye hiç bir üstünlüğü yok. Herkes
Allah'ın kulu ve eşit. Üstünlük sadece ihlas ve takvada. Yani; kişi gayreti ile
üstün olabiliyor. Paranın saltanıtı ile değil. Üstünlüğün ölçüsü de Allah'a
yakın olmak; servet değil. bu din her cins haksızlığa en büyük darbe.
Bilal'de heyacan zirvede. Duymadığı, üzerinde belki de hiç kafa yormadığı şeyler
işitiyordu... sustu... ama ne güzel sözler bunlar. Muhammed'ül Emin, yüksek
ahlaklı insan. Ebu Bekr, yine kibar mbir kimse. Bunlardan daha dürüst ve doğru
sözlü biri yok ki! Ayın alaca ışığında disdize konuşan bu iki adamdan köle olanı
bakışlarını yerden kaldırdı ve:
-Şey, dedi. O'nun teklifini hemen mi kabul ettin?
Bir menfaat peşinde olmasın?!
-Evet; ben, tereddütsüz müslüman oldum. Bir çıkar peşinde olması imkansız. buna
ihtiyacı yok ki. Hanımının ne kadar varlıklı olduğunu biliyorsun.
Bilal, bir müddet sessizce düşündükten sonra:
-Bana islamı öğret; nasıl müslüman olacağımı söyle, dedi.
...Ve, aziz dostunun rehberliğinde kelime-i şehadeti tekrarladı...
-Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü!...
zenci adamın dişleri, ayın şavkıyla pahalı inciler gibi yıdır yıldır
yanıyordu...
Gecenin şu saatinde her tehlikeyi göze alarak şuraya kadar gelmeye fazlası ile
değmiş ve bir kişi daha müslüman olmuştu. Ebu Bekr efendimiz, son derece memnun
ve bahtiyar dönüyordu. Bir insanın islamla şereflenmesine sebep olmak! Amellerin
en güzeli; en mutluluk vereni.
........
Zenci köle, artık yürüyen bir nnur gibi. Bütün hücrelerini Allah ve Resulullah
aşkı doldurmuştu.. O da annesine koştu, annesi de kurtulsun istiyordu.
Anneciğinin kafir olarak ölüp ebedi felakete düşmesine gönlü razı olamazdı. Oğlu
gibi köle olan Hamime, Bilal'i Habeşi radıyallahu anh'ın teklifi ile
müslümanlığı kabul etti ve o köle kadıncık Eshab-ı Kiram ve ilk müslümanlardan
olma nimetine kavuştu.
Bilal, çok mert ve dürüst bir köle. Sesi ise inanılmayacak kadar güzel...
Efendisi Umeyye bin Halef, ticaret kervanlarına O'nu yolluyor. İnsan-Hayvan,
kervandakiler yorgun ve mecalsiz düştüğünde Bilal'in söylediği yanık ve içli
nağmelerle herkes kendine geliyor; develer çatlarcasına koşturuyor; ses o kadar
güzel ve tesirli...
Hazreti Ebu Bekr'le dostlukları Şam'a giden böyle bir kervan arkadaşlığı ile
başlıyor ve bu dostluk, Kureyş eşrafından bir çok kimseye nasip olmayan bir
şansla zenci kölenin müslüman oluşu ile kardeşliğe dönüyor.
...Hazreti Ebu Bekr, Ammar bin Yaser, Yaser'in zevcesi Sümeyye Hatun, Süheyl-i
Rumi, Mikdat gibi Bilali Habeşi ve Müslüman olduğunu gizlemiyor. Küfre açıktan
ve cepheden cihad ilan edenlerden. Bunlar, Resulullah'la birlikte müslümanlığını
saklamayan yedi öncü. İlk Mücahidler.
Müslümünlığını işittiği günü kadar, Bilal'in,sahibi Umeyye bin Halef'in yanında
kıymetli bir yeri var. Umeyye'nin, oniki köle ve bir kaç oğlu olduğu halde mühim
işlerini çok sevdiği Bilal'e yaptırıyor. Efendisinin kervanla başka memleketlere
ihraç edilen mallarını bu becerikli Habeşli siyahi köle götürüyor. Umeyye
kendine nazaran makbul bir işi daha havale etmiş O'na; Bilal, aynı zamanda
puthanenin de bekçisi.
İyşte bu sevgi , beklenmedik bir haber üzerine müthiş bir nefretle yer
değiştirdi.
"Bilal müslüman olmuş ve puthanede ne kadar put varsa hepsini yere sermiş"
lakırdısı Umeyye bin Halef'i önce şaşırttı; hakikat olduğunu anlayınca da
evlatlarına bile tercih ettiği kölesine karşı merhametsiz bir zalim oldu.
Hazreti Bilali Habeşi, radıyallahü anh'a, işkencelerin en korkuncunu yapıyor.
Kölesi ya! O'nun için istidiğini yaparmış. Kime ne! Zaten kölenin maldan farkı
var mıymış?
Böyle düşünüyor zalim. Ve bu mantıktan aldığı kevvetle o mübarek sahabiyi
sille-tokat ve sopa ile dövüyor, dövüyor.
-Muhammed'i inkar et; Lat ve Uzza'ya dön; İslamiyyeti reddet, dedikçe büyük
sahabinin cevabı:
-Ehad,ehad / Allah bir, Allah bir!!!
Yeniden tokat, yeniden tekme, yeniden sopa... Bir ağaca sıkıca bağlanmış mazlum
insanın, patlamış dudak kenarlarından kan sızıyor. Gözleri, yanakları şiş şiş.
Göz pınarlarından yaşlar yuvarlanıyor.
Ama Umeyye'nin hıncı dinmiyor. Nasıl olur? Bir köle kendisi istemediği halde
nasıl müslüman olur? Sair müşriklerle birlikte sürüte sürüte, kızgın sal-taşlara
götürüyorlar. Öylesine kızgın ki bu düz taşlara et konsa biraz sonra pişecek
hale gelir.
Yine "dininden dön" teklifi.
Yine red.
Üzerinde ne varsa çıkarmışlar. Sadece bir don kalmış. Sallara yatırıyorlar.
Günün en sıcak saatleri. Taşlar cayır cayır yakıyor. Bu da doyurmuyor Umeyye'yi,
-Şu koca taşları da üstüne koyun! diyor ve çakmak çakmak gözlerini işkence
altındaki garibin gözlerine dikiyor:
-Muhammed'i yalanla, diyorum sana!
İslamiyyetten dön! Sende hiç mi akıl yok? Nasıl da inanmıştım sana! Dön diyorum!
Bir cahillik ettiğini söyle haydi; yoksa öleceksin!
Cevap değişmiyor:
-La ilahe illallah! La ilahe illallah Muhammedün resulullah!
Altta yakıcı taşlar, üstünde kaya parcaları, kavuran Arabistan güneşi ve
dehşetli ızdırap çeken kimsesiz bir insan, bir garip. Umeyye kafi görmüyor:
-Kum atın üstüne!...
Sıcak kum, kızgın zeytinyağı gibi vücuduna dökülüyor. Boğazına kadar kumlara
gömülü... elleri ayakları bağlı, kıpırdayamıyor; bin zorlukla ve can çekişir
gibi nefes alıyor.
Saatlerce böyle ağır işkence çektikten sonra çıkarıp yine ateş gibi sallara yüz
üstü yatırıyor ve bu defa sırtına ağır taşlar koyuyorlar:
veya... Umeyye bin Halef, Ebu Cehil ve bir müşrik sürüsü, yüksek sahabinin
ayağına ip takıp çıplak olduğu halde canavar dişi gibi sivri çalı dikenlerri
üzerinde sürüterek bütün vücudunu yırtık ve çizikler içinde koyuryorlar.
Hazret-i Bilal, kanlar içinde kalıp, kendinden geçerken onlarda en küçük bir
vicdan sızısı yok... bilakis alay ediyorlar.
veya... gündüz en yakıcı saatlerde bir direğe bağlayarak; suzuz ekmeksiz ta
geceye kadar bekletiyorlar. Ayaklarına kara sular iniyor. Gece olurca da gelsin
türlü türlü işkenceler.
Bir gün... O'nu yine ateş gibi taşlar üzerine yatırılmış olarak aynı anzarayı
görüyoruz.
Umeyye:
-Muhammed'i inkar et. İlahlarımıza dön. Gel vazgeç şu sevdadan!
Diyerek sövüp-sayıyor.
Bu islam öncüsü gevrek ve zor işitilir bir sesle aynı cevabını veriyor:
-Allah birdir, Allah birdir!... Ehad! Ehad!
Sanki onlarla hiçt alakası yok.
Bunun üzerine kafirler, üç-beş kişinin zor kaldırdığı bir kayayı getirip mazlum
sahabinin göğsüne koydular... ancak hırıltı halinde nefes alabiliyor. Nerede ise
son nefesini verecek.
Öldürücü sıcak, göğsü üzerindeki müthiş ağırlık, açlık, susuzluk, vücudundaki
ızdırap veren yaralar.... ve tükenen takat; bayıldı... saatlerce baygın kaldı...
iyice zayıflamış. Avurtları çökmüş. Gözleri çukura kaçmış. Dudakları kansız ve
çatlak içinde. Kısa kıvır kıvır saçları, seyrek sakalı terden ıpıslak. Bir tek
kişi bile "yahu bu da insandır!" demedi ve o vaziyetten kurtarmadılar. Hazret-i
Bilal, radıyallahü anh, gözlerini açtığında tışın göğsünden düşmüş ve güneşin
gri bir bulut kümesinin arkasında kaybolmuş olduğunu gördü. Gördü ve şükrünü
dile getirdi:
-Allah'ım senden gelen heş güzel...
İşte iman, işte müslüman.
Onlar nerede biz nerede? Nerede dayanılmaz zorluklara sabırla katlanan sahabi
ahlakı; nerede bizim irade zayıflığımız... Allah'ım; bizi onlara benzet...
Bilal'i Habeş'i de mecal diye bir şey kalmamış. Bitmiş durumda. Fakat işkenceler
bitmiyor. Kafir olmaktan daha beter ne var ki? Bir deve yularını iki kat yaparak
mübarek insanın boynuna geçirip, ipi çocukların eline veriyorlar.
Boynunda ip, Mekke sokaklarında peşinde rbir alay çocukla sürütülen zenci köle.
Onların gözünde köle. Aslında bir sultan... Görenler merak edip konuşuyor!
-Ne olmuş?
-Müslüman olmuş, efendisi ceza veriyor.
Bir gün yine işkenceler altında; Umeyyeler, Ebu Cehiller ve daha niceleri
kararlı:
-Ya İslamiyetten dönesin veya seni öldüreceğiz!
Göğüs ve karnında ağır ağır taşlar, yakan kum, tepede kızgın güneş. Ve tavizsiz
konuşan İslam düşmanları. Teklif ve tehditler, hakaretler, alaylar birbirine
karışıyor.
-Hadi inkar et, Lat ve Uzza'ya dön, hadi delilik yapma dinimize karşı gelme!
Cevap, sakin, yumuşak telaşsız:
-Ehad, ehad /Allah bir, Allah bir...
İşte tam o an Allah'ın Resulü görülüyor. Mazlum sahabi, ölümü beklerken bir
müjde; Peygamberimizin sözü, serin sular gibi yüreğine serpiliyor.
-Allahü tealanın ismini söylemek seni kurtarır!
Efendimiz, oradan ayrılarak evlerine gittiler. Az sonra Hazret-i Ebu Bekr,
geldi. Resulullah, Bilali Habeşi'ye yapılan işkenceleri anlatarak tarifsiz
derecede üzgün olduğunu ifade buyurdular. Yüksek sahabi, derhal Peygamberimizin
tarif etttiği yere koştu... Manzara dayanılır gibi değil.
-Ya Umeyye! Bilal'e bü kötülükleri yapmakla ne kazanacaksın ki; size bir teklif;
O'nu bana satın?
Yüzler, Ebu Bekr, radıyallahü anh'a çevrili ve biraz şaşkın.
-Sana satmak mı? Niçin satalım. Zaten sen bunları yoldan çıkarıp, Muhammed'in
peşine takıyorsun. Fakat takas yapabiliriz.
Mesela:
-Kölen Amir ile değiştirebiliriz.
-Derhal. Amir'i bütün malı ile sana bağışladım ya Umeyye! Yeter ki kardeşimi
bana ver..
-Al senin olsun!
Ebu bekr efendimiz, hemen dostunun üzerine koştu. Taşları attı, bağlarını çözdü
ve O'na yardım ederek hanei saadetin yoluna düştüler.
Müşrikler, Ebu Bekr'i kandırdıkları fikrinde oldukları için zevkden ağızlarının
suyu akıyor. Çünkü Amir çok zengin ve o da Bilal gibi hünerli bir köle... Hem
malları ile birlikte onu alıyor hem de bir sıkıntıdan kurtuluyorlardı...
nasipsiz Amir, efendisi Ebu Bekr hazretlerinin müslüman olma teklifini her
defasında geri çevirmişti.
Herkes, serbest iradesi ile layık olduğu yeri buluyor. Kainatın efendisinin
huzuruna vardıklarında Hazret-i Ebu Bekr, hiç vakit kaybetmeden hemen arzetti:
-Bilal'i Allah rızası için azad ettim.
Peygamberimiz, memnun kalarak dua buyurdular. Onu sevindirmek karşılıksız kalır
mı? Hemen vahiy geldi. Velleyl sueresinin onyedinci ayet-i kerimesi ile Ebu Bekr
radıyallahü anh'ın da cehennemden azad edildiği haber veriliyordu.
Bilali Habeşi radıyallahü anh, hürriyetine kavuşunca uğruda akıl almaz
işkencelere katlandığı Resulullah'ın yanından ayrılayarak O'nun müezzini oldu.
Peygamber müezzinliği... ikinci bir kula nasip olmayan şanlı rütbe. O garip,
kimsesiz köleciğe islamiyet hükümdarların kavuşamıyacağı bir makam vermişti.
Ezan okuyor; ne güzel ses Allah'ım! Ferahlandırıcı ve deruni.
O, ezan okurken gözler, yaşla, kalbler nurla doluyor.
BABA'NIN ZULMÜ
DE Kİ: MAĞRİB VE BAŞRIK ALLAH'IN MÜLKÜDÜR. O, DİLEDİĞİNİ DOĞRU YOLA İLETİR.
BAKARA: 142
Ey alemlerin Rabbi olan yüce Allahım; babama hasta yatağından kalkmak nasip
eyleme!...
Bir beddua...
Ağza alınması zor, müthiş bir söz.
Bir evladın bababasının canını alması için niyazı.
Bu evlat, hem de eshabdan biri!
Nasıl olur?
Bir sahabi öz babası için nasıl böyle konuşuyor?
............
Halid bin Said, bir rüya görüyor. Korkulu bir düş,.. tasvir edilmez dehşetli ile
cehennem.
Ateş, insanı tepeden tırnağa korku içinde bırakıyor. Korkonç bir yer.
Halid, cehennemin kıyısında ve kaynayan, homurdanan ateş, gürül gürül... tam bu
sırada arkasında babası Ebu Uhahya beliriyor.
Ama bu adam çılgın... oğlunu cehenneme itekliyor. Halid, düştü düşecek;
sallanıyor. Kibirden iki cihan sultanı Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi
ve sellem, zuhur ediyor ve Halid bin Said'i belinden yakaladığı gibi ateşin
ağzından çekip alıyor...
...Bir feryatla tavan inip kalkıyor adeta... Halid, Cehennemden kurtarıldığı an
kopardığı feryatla uykudan sıçramış ve yatağından doğrulmuş oturuyor...
Hala korkular içinde. Yemin ediyor:
-Vallahi bu rüya aynen doğru!..
Sıkıntıdan boğulacak gibi. Hava almak üzere kendini sokağa atıyor. Gecenin erken
saatleri olduğu için tek tük insanlar geçmekte. Bir dost çehresi arıyor. şu
karşıdan gelen aşina biri galiba.
Gecenin mavi loşluğunda bunun Hazret-i Ebu bekr olduğunu anlayınca seviniyor...
rüyasını anlatabileceği aklı başında bir insanı görmenin memnuyeti.
Hazret-i Ebu Bekr radıyallahü anh'ın önünde duruyor. Hoşbeşden sonra rüyadan
bahsediyor.
-Sahih bir rüya görmüşsün. Ebu Kasım son peygamberdir. Koş kendisine tabi ol!
Halid bin said, pür dikkat ve pür heyecan dinliyor:
-Rüyanın tefsirine gelince: Sen Muhammed ül Emin'in dinine girecek ve dava
arkadaşı olacaksın. Yani O, seni rüyadaki gibi cehenneme düşmekten koruyacak.
babansa maalesef cehennmlik olacak.
-Öyle ise ben hemen O'na gidiyorum.
Mübarek Peygamberimiz bu sırada eccyad adlı yerde.Halid, Peygamber
aleyhisselam'ın huzuruna çıktı... Heyecanını saklıyamıyor.
-Ya Ebul Kasım, sen insanları neye çağırıyorsun?
-Ben, insanı, eşi ve benzeri olmayan bir tek Allah'a ve Muhammed'in de Allah'ın
kulu ve Resulü olduğuna iman etmeye ve duymayan, görmeyen, fayda ve zarar
vermez, kendisine tapanları da, tapmayanrı da bilmeyen taş parçalarına ibadet
etmekten vazgeçmeye davet ediyorum.
Peygamber kelamı, Halid'in kalbini pamuk gibi yumuşatmış ve önünde yeni ufuklar
açmıştı. Bu ne güzel davet böyle. İnsanı haysiyetine, insanı insanlığını idrake
davet, insanı mantıksızlıktan, küçüklükten, basitlikten kurtulmaya davet.
Mevlam bir kere nasip etmiş ya. Büyük devlete elbette kavuşacak... işte ikrarda!
-Allah'dan gayri ilah olmadığına şehadet ederim. Ve yine şehadet ederim ki, sen
Allah'ın Peygamberisin...
İslamın altın zincirine beşinci halkanın eklenmesi efendimizi çok sevindirdi...
Hem de iyi yetişmiş ve kültürlü bir insan.
Halid bin Said radıyallahü anh'ın İslamiyetle şereflenmelerini önce hanımı
Ümeyye radıyallahü anla ve sonra kardeşlerinden Ömer bin Said radıyallahü anh
takip etti.
Bunlar da "Sabikun-evvel" tabir edilen ilk müminlerden.
İki kardeş, Mekke'nin gözden saklı bir yerinde namazdalar... Huşu içinde ibadet
ediyorlar. namazı henüz bitirmişlerdi ki diğer kardeşlerinin yanlarına geldiğini
fark ettiler.. Babaları çağırıyordu; Ebu Uhayha. Azgın bir islam düşmanı olan
Ebu Uhayha.
Gittiler... baba, sanki barut fıçısı. Bütün kızgınlığının hedefi Halid bin Said.
-Doğru mu? Sen Muhammed'in dinine girmişsin, doğru mu?
Gözlerinde nefret şimşekleri çakıyor. Asil sahabi ise alabildiğine sakin:
-Evet; doğru!
-Çabuk vazgeç ve özür diler! Sen, O'nun dini ile adetlerimize, inançlarımıza,
putlarımıza, mazimize hakaret ettiğini biliyor musun?
O- doğru söylüyor. dedikleri hep doğru. Kendisine daha düne kadar 'Muhammed'ül
Emin' diyen siz değil miydiniz? Yemin ederim ki islamiyet hak din. Geri dönmem
mümkün değil. Dinimden çıkmaktansa ölmeyi tercih ederim! Derdemez Ebu Uhayha,
elindeki sopayı Halid bin Said radıyallahü anh'ın kafasına kafasına indirmeye
başladı. Bir taraftan da tehdit ediyor:
-Bundan sonra sana aş-ekmek yok! Seni söz dinlemez inadçı evlat seni!
Hazret-i Halid efendimiz, sopalardan korunmaya çalışırken verdiği cevapla
tehdidi bir kağıt gibi yırtıp parçaladı.
-Sen nafakamı kessen de Allahü teala, rızkımı ihsan eder!...
-Hala konuşuyor. Çabuk şunu mahzene tıkın!
Ebu Uhayha'nın elindeki sopa Halid radıyallahü anh'ın üstünde parçalanmıştı...
kafası yumurta gibi şişler içinde kalan, yüzünden kanlar sızan, mübarek sahabiyi
evin havasız, ışıksız ve faerelerin cirit attığı mahzenine hepsettiler..
 
Ebu Uhayha, diğer çocuklarının onunla konuşmasını yasakladı...
Hazret-i Halid, sıcak Mekke havasında burada üç güç aç-susuz hapis kaldı. Fakat
Allah'ın lütfu ile bir fısatını bularak kaçıp firar etti ve şehrin dışında bir
yere gizlendi...
Kafirlerin, zulmü iyice azmış ve müminler, efendimizin talimatı ile Habeşistan'a
Hicret etme hazırlığına başlamışlardı.
İşte bu sırada Ebu Uhayha, ağır şekilde hastalanarak yatağa düştü. O hasta
halinde bile "şu müslüman oldu; falan da müslüman oldu" gibi haberleri aldıkça
öfkeleniyor ve:
-İyileşirsem bir kişi bile putlardan başka bir şeye ibadet etmeyecek.Buna fırsat
vermiyeceğim, diyordu.
Bu zalim niyet, Halid bin Said'in yani Ebu Uhayha'nın zulmünden kaçan oğlu'nun
kulağına geldi...
İman-küfür mücadelesinde baba mı dinlenir? Ya iyileşir de müslümanlara sıkıntı
verirse?! Bu sual, büyük sahabiyi huzursut etti. Öyleyse O'nu Allah'a havale
etmeli...
Bu şartlarda dua ve beddua eldeki tek silah...
...dua kabul oldu ve yer yüzünden bir müşrik daha eksildi...
 
DARÜL İSLAM
O KAFİRLER, İMAN EDENLER İÇİN; "EĞER ONDA (İSLAMİYETTE) BİR HAYIR OLSAYDI BU
HUSUSDA ONLAR (FAKİRLER, ÇARESİZLER) BİZİM ÖNÜMÜZE GEÇEMEZLER, BİZDEN ÖNCE ONA
KOŞMAZLARDI" DEDİLER. HALBUKİ ONLAR, ONUNLA (KUR'AN-I KERİMLE MÜ'MİNLER
GİBİ)HİDAYETE KOŞAMADIKLARI İÇİN (KUR'AN-I KERİMİ İNKAR ETMEK İÇİN) "BU KUR'AN-I
KERİM (MUHAMMED'İN ORTAYA ÇIKARDIĞI) ESKİ BİR YALANDIR" DİYECEKLERDİR.
AHKAF: 11
Madem ki Kur'an inzal olacaktı; niçin Haşimilerden Abdullah'ın yetimi
seçilmişti? Halbuki Mekke ve Taif'de nice büyü zenginler, herkesin hürmet
gösterdiği liderler ve güngörmüş ihtiyarlar vardı... bunlar dururken
Peygamberliğin ona gelmesi... böyle mbir eyi akılları almıyordu.
Velid bin Mugire ile diğerlerri de böyle düşünmüyor mu?
Velid:
-Muhammed'e gelen şu Kur'an keşke iki memleketten birinin büyüğüne; mesela
Ümeyye bin Halef'e inseydi derken; bir islam düşmanı elini arkadaşının omuzuna
koymuş başıyla onu tasdik ediyor:
-Doğru diyorsun dostum! Veya senin gibi birine gelmeliydi...
-Teşekkür ederim... kendim için konuşmuyorum ama; mesela Sakif kabilesinden biri
Mes'ud bin Amir veya Kinane bin Abdi yalil, Muattib veya Urve, nebi olsaydı daha
yerinde olurdu.
Sanki kendilerine sorulacaktı. Cenab-ı Hakkın rahmetini onlar mı bölüşüyor ki bu
işe karışırlar?
Kureyş'in bir de eskiden beri ürüp gelen aileler arası rekabet ve iç çekişme
meselesi var. eğer Haşimioğullarından bire resul olarak kabul görürse bu aile,
diğerleri ile mukayese kaebul etyecek derecede arayı açacak. ebu Cehil ve
kafadarları bunun da korku ve kıskançlığını yaşıyorlar. Ebu Cehil, kendi kendine
soruyor:
-Haşimilerle hep yarıştık. Onlar, halka ziyafet verdi, biz de verdik.
İhtilaflarda diyet ödediler, biz de ödedik. Halka ihsanlarda bulundular, biz de
ihsan ettik. haşimioğullarıyla şan şöhret hususunda atbaşı koşturduk durduk.
Şimdi ise kendine gökten vahiy geldiğini iddia ettikleri bir Peygamberimiz var,
diyorlar. bune denk birini nasıl bulalım? Asla asla! O'na asla inanmayacağız!...
Kalbi mühürlü nasipsiz Ebu Cehil, katmerli öfkeler içindeydi. Bu sebeple yeni
müslüman olmuş hherkese koşarak bu mes'ud kimse zengin biri ise "seni batırırız.
Servetini yok ederiz", diyerek, şeref ve itibarı yeksekse "seni rezil eder,
halkın içine çıkamaz hale getiririz", diyerek, fıakir, köle, kimsesizse önce
tehditle; netice alamayınca işkencelerle islam dininden koparmaya uğraşırdı.
Zinnire radıyallahü anha'nın da ebedi saadet yolunu seçtiğini haber aldılar...
'bu kölelere de n'oluyor? Bunlar kim ki; ne ki efendilerine rağmen din
değiştirme cesateri gösteriyorlar? Böyle bir hakları var mı? Bu nasıl
terbiyesizliktir böyle!... İster erkek ister kadın; bu suçu işleyen kim olursa
olsun en ağır cazalara çarptırılmalı ki diğerleri aynı hataya düşmesin. Cezalar
ibret ve dehşet versin'.
Gerçekten dehşet verici işkenceler çektiriliyordu ama sahabi imanı karşısında
kötülükler güneş altındaki kar gibi eriyor... Evet kahramanlardan biri bir
hanım. Kimi kimsesi olmayan bir köle.
...İşte, EbuCehil azgını, ellerini garibin gırtlağına kerpeten gibi geçirmiş onu
zorla irtidat ettirmeye çalışıyor. Zinnire Hatun'un gözleri dışarı uğramış,
rengi uçmuş, vaziyeti perişan olduğu halde:
-Muhammed'in yolundan dön ve Lat ile Uzza'nın ilahlığını kebul et! Tekliflerini
şiddetle reddediyor.
Ebu Cehil, yorulunca başka kafirler işkenceye başlıyor. Günlerin hikayesi böyle.
Sıcak güneş altında aç susuz bırakılarak iyice kuvvetten düşürüldükten sonra en
gaddar baskılarla mürted olmaya zorlama... ve, elhamdülillah, şahane bir irade
ve iman mukaveti ile en küçük sarsıntının olmaması. Küfrün ummadığı bir netice.
Küfür, aşamadığı dağlar karşısında...
Fakat maruz kaldığı kötü muameleler, müslüman hanımın sıhhatine ziyan veriyor.
İşkence üstüne işkence, görme kabiliyetini kaybetmesine sebep olmuştur...
Müşriklerin keyfi yerinde... ebu Cehil, cahiliyye cephesi adına konuşuyor:
-Ey Zinnire! Gördün mü? Lat ve Uzza kendilerine tapmıyorsun diye gözlerini nasıl
kör etti?...
-Hayır ya Eba Cehil; Yanılıyorsun! Senin tanrı bildiğin Lat ve Uzza, her şeyden
habersiz iki heykel. Ne kendilerine ilah diyenlenden haberi var, ne nefret
edenlerden. Onlar hiç bir işe yaramaz. Lakin benim ezeli ve ebedi olan Allahım
göz nurumu elbette iade edebilir... O her şeye kadirdir.
Münkirler, işkence altındaki şu himayesiz fakir ve garip kadının gösterdiği iman
ihtişamına hayret ediyorlar...
Ve gerçekten bir zaman sonra Zinnire radıyallahü anha görür oldu. Hem de
eskisinden daha iyi görüyor.
Ebu Cehilller imana gelse ya!
-Bu da Muhammed'in sihri. Yahi şu köle bizden daha mı akıllı ki doğruyu buluyor.
Dinleri kabule layık olsaydı önce biz inanırdık...
Cenab-ı Hak, bu kibir dolu sözleri Ahkaf suresinin onbirinci ayet-i kerimesi ile
cevaplandırdı...
Nehdiye, Lübeyne, Ümmü Ubeys müslüman oldukları anlaşılarak işkence ile küfre
dönmeye zorlanan diğerbazı islam hanımları.
...en ağır zulüm, en vahşi işkencelere katlandılar; aç susuz kaldılar, vücutları
yaralardan sızım sızım sızladı, ölümü şehidliğe giden yol gördüler ve şehid
oldular.. İlahi aşk ve Resululalh sohbeti onları bir anda değiştirdi.
Çağlayanlar gibi iman, şaşılacak irade, yorulmayan azimle asla, asla, asla
yılmadılar. Çetin imtihanlardan geçerek onlar "eshab-ı kiram" oldular;
Peygamberimize arkadaşlık rütbesine ravuştular ki bu rütbeye, bu manevi
yüksekliğe sevgili Peygamberimiz'i göremeyen yüksek veliler en büyük alimler
dahi varamadı. Ve bu iman ve hayat anlayışı ile kıyamete kadar gelecek
müslümanların değişmez rehberi oldular.
İşte altıncı müslümün; ilklerden Habban bin Eret, radıyallahü anh. Kalbi Allah
ve Peygamber muhabbetiyle lebaleb dolu... küfür ehli, müslüman olduğunu
anlayınca Habbab'a gördükleri yerde çullanıyor ve yeni dininden çevirmek için
iknaya uğraşıyor; başarılı olamayınca 'bu da can taşıyor' demeden kuduz köpekler
gibi saldırıyorlar... Hele şu manzaya bir bakın;
Büyük sahibinin gömleğini almışlar. Suları fokur fokur kaynatacak kadar sıcak
saatler.. Vücuduna ateş gibi taşları basıp basıp çekerken:
-İnat etme gel Lat'ı Uzza'yı tanrı bil, diye bağırıyorlar. Ama O, her defasında
kızgın taşlardan ta ciğerine kadar kavrulduğu halde:
-La ilahe illallah Muhammedün Resulullah! diye haykırıyor.
Ve bu mutlak doğru söz, zalimleri şaşkına çeviriyor. şu sıkıntılar içinde bile
bir kölenin böylesine yiğitçe direnmesi kendileri gibi, bir dediği iki olmayan
Mekke eşrafına karşı gelmesi aıl ve hafsalalarına sığmıyor. Çıldırıyorlar.
Çalılar toplayarak Habban'ın vücudunu yukardan aşağıya, ayağıdan yukarıya
dikenlerle tarıyorlar. Sivri ve sert dikenlerin açtığı derin çiziklerden yol yol
kanlar koşturuyor. Susuzluktan ağzındaki tükrük kurumuş, vücudu taşlarla
yakıldıktan sonra dikenlerle tarla gibi sürülmüş mübarek insan, Allah'a şirk
koşanlara inat dişlerini sıkıyor ve kalan bütün gücünü topyalarak ünlüyor:
-Allah!...
Müşrikler, netice alamayınca dağılıyor. Hazret-i Habbab, zorlukla evine dünüyor.
İstirahat mı edecek? Yaraları mı pansuman yapılacak? Ne gezer! evde başka bir
zalim var. Habbab'ın sahibesi Ümmü Enmar adlı kafir kadın.. Eziyetlerden kolu
kanadı kırılmış ve o bitkinlikle bir kenara yığılmış kölesine bir kadın
vicdanına en aykırı gaddarlıkla zulümler yapıyor... İşte, elinde ateşte
kızartılmış demir, kölesinin üstüne yürüyor. Sinsi ve merhametsiz adımlarla
yaklaşıp Habbab'ın bışını bir kaç yerden kızgın demirle dağlıyor. Aklı sıra Lat
ve Uzza adına intikam almakta. Hırsı tatmin olunca çekip gidiyor.
Kabus ve azaplarla dolu bir gece daha geçiriyor. ama izleyen sabahlarda rahat
var mı? Mü'minleri azlık, müminler bir avuç ve çoğu köle, kimsesiz, yoksul. Onun
için bir mümin münkirlerin gözüne çarpmaya görsün hemen üzerine üşüşüyorlar...
Habbab, yine ellerine düşmüş. Ama o da ne? Eyvah! Bu sefer diri diri yakacaklar
O'nu. Meydana yığdıkları odunları ateşlemişler.. merhamet mahrumu insafsız
zalimler, bir cinnet anının buhranını yaşarcasına yüzleri sert yaylar kadar
gergin ve asabi. Alevler, bir adam boyu yükselince büyük sahabiyi elinden
ayağından tuttukları gibi ateşin ortasına fılatıyorlar. Alevler, bir kızı
ahtapot gibi avğnğ dört taraftan sarıyor... istiyorlar ki yalvarsın, istiyorlar
ki pişmanlığını dilegetirsin, dininden dönsün, el ve ayaklarına kapansın...
şaşkınlar! Siz sahabinin ne demek olduğunu bilseniz böyle düşünmezsiniz. İçi
Allah aşkı ile dolu olana ateş ne yapar ki. Ateşbile Rahmanın emrinde değil mi,
İbrahim aleyhisselam'ı yaktı mı, Ammar radıyallahü anh'ı yaktı mı? Bir
düşünseler, bunu bir idrak edebilseler...
Fakat küfrün koyu zulmeti gözlerini bürümüş; kat kat gaflet içindeler. Habbab
radıyallahü anh'ın göğsüne basıyorlar ki ateş bir an evvel kavurup kömür
etsin... Ama seçilmiş insanın sırtında bir iki yer yandıktan sonra o mübarek
vücut, ateşi söndürüyor... kafirlerin aklı almıyor bunu. Bari sussalar. Hayır!
Ucuz yorum ve dillerinden düşmeyen yave hazır:
-Bu da sihir!
Akıllarını sihirle bozmuşlar. ne hikmettir? Peygamberlerin Peygamberini bu kadar
yakından gör, senelerce üstün ahlakına şahidlik et; sonunda gel onun tebliğine
düşman ol.
............
Habbab radıyallahü anh, dua talebi ile yüksek huzurda:
-Ya Resulallah! Beni dışarıda müşrikler ateşe atıyorlar; evede Ümmü Enmar pul
pul demirler başımı dağlıyor; işte yaralarım. Şerlerinden kurtulmam için dua
buyurmanızı istirham ediyorum.
Sevgili Peygamberimiz, dini için bu kadar eza ve cefa gören aziz sahabiye
üzüldüler ve dua ettiler:
-Ya Rabbi! Habbab'a yardım et.. dediler ve devamla:
-Sizden evvelki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla derileri
kazılır, etleri soyulurdu. Ama bu işkence onları yine dinlerinden çeviremezdi.
Müminleri tepesinden aşağıya testere ile ikiye bölerler, fakat imanından taviz
koparamazlardı. Yüce Allah, islamiyeti elbette ikmak edecektir... Fakat siz
acele ediyorsunuz...
Bir gün Ümmü Emmar'ın başı şiddetli şekilde ağrımaya başladı... sabahlara kadar
ızdırıp çekiyor; inim inim inliyor. Kahin, sihirbaz, ilaç her şey nafile.
Neticede, başının ateşde kızartılmış demirle dağlanması öğütleniyor. Bunu yaprsa
acıları dinermiş.
Habbab'a çağırdı ve emretti:
-Acılarım azanca bir çubuk kızart ve başımı dağla.. Ağrı krizleri başlayınca
Hazret-i Habbab, müşrik kadının kafasını cazır cazır dağlıyor.
Elbette! kim dua buyurmuştu...
.........
Bir avuç aşk ehli eziyet gördükçe, zulüm ve işkence çektikçe birbirine daha çok
sarılıyor. Hepsinde örnek ahlak ve yüksek fedakarlıklar. mesela Hazret-i Ebu
Bekr; islamiyetin henüz zuhur ettiği o zor günlerde unutulmaz hizmetler veriyor.
peygamberimizi kabul eden kadın-erkek köleleri para verip satın aldıktan
hürriyetlerine kavuşturuyor... Babası; merak ediyor:
-Oğlum; bu zayıf köle ve cariyelerin diyetlerini ödeyerek azad edeceğine;
güçlü-kuvvetli olanlarını satın alsan daha iyi olmaz mı? Seni zor zamanlarda
himaye ederler.
-Babacığım; Allah'ın rızasını kazanmak için böyle davranıyorum.
Bütün işkencelere rağmen islamiyeti seçenler çoğalmakta. Mü'minler, çoğaldıkça
da müşrikler, köpürüyor. İşkence, şiddet ve sulüm, müslümanlara azgın okyanus
dalgaları gibi çarpmakta.
Bunun üzerine Resulullah, eshabını bir araya toplamaya karar veriyorlar. emin
bir yerde kuvvet birliği yapılacak. islamiyet anlatılacak; mü'min olmak
isteyenler burada imana gelecekti. Bu baksatla ilk müslümanlardan erkam bin Ebil
Erkam'ın evi karargah ittihaz edildi. Safa tepesinin doğusunda dar bir sokakta
bulunan ve Kabe'yi gören stratejik bir mevki... Mü'minler burada gizlice
toplanıyor. efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, sohbet buyururken pür dikkat
dinliyorlar. Hiç bir kelimeyi kaçırmadan islamiyeti öğreniyor ve başkalarına da
öğretiyorlar. Erkam radıyallahü ahn'ın evi ilk müslamanlar için hem kale, hem
mektep, hem mescid, hem dergah. Hazret-i Hamza, Süheyl bin Sinan gibi bazı eshab
bu evde kelime-i şehadet getirerek islamiyeti seçti.... Hazret-i Ömer'in
hidayetine kadar islamiyet, buradan intişar etti. İlk dar ül islam; ilk islam
yurdu burası...Dar ül Erkam müesseseleşmede ilk adım.
Müminlerde böylece cemaat şuuru gelişiyor. Ümmetin ilk nühvesi... işte bu
cemaat, bir gün kendi aralarında konuşarak şu ana kadar Peygamberlerden gayri
hiç kimsenin kaffirlere ayet-i kerime okuyamamış olmasına hayıflanıyorlar.
Abdullan bin Mes'ud radıyallahü anh:
-Bu işi ben yaparım, diyor.
-Ziyan görürsün. Ailen kuvvetli değil. desteğin yok!
Diye yapılan itirazlara aldırmadan Kabe-i Şerife; Makam-ı İbrahime geliyor.
Ortılk kafir dolu... Mübarek sahabi zerrece korkmadan yüksek sesle besmele
çekerek Rahman suresini kıraate başlıyor.
Münkirler irkiliyor:
Bu ne okuyor böyle, diye birbirlerine soruyorlar.
Muhammed'in getirdiklerini.
Ya öylemi? Şimdi okumak nasılmış görür!
Abdullah bin Mes'ud'a tekme ve tokatlarla saldırıyorlar; fakat büyük mücahid o
şartlarda bile okumaya devam ediyor.
Ellerinen kurtulduğunda yüzü gözü şiş ve yaralıydı. Ama ilk defa küfrün üzerine
yürünmüştür ve bu yürüyüş, istikbalde çığ gibi yürüyecektir.
Bir gün de Ebu Düb vadisinin ıssız bir köşesinde Sa'd bin Ebi Vakkas, Said bin
Zeyd, Abdullah bin mes'ud Habbab bin Eret cemaatle namaz kılıyorlar... Bir grup
müşrik nasılsa bunu haber almış ve yanlarına gelerek alay etmeye başlamışlardı.
Namaz bitince mü'minler, bu yılışık kafirleri bir güzel tartakladılar. Sa'd bin
Ebi Vakkas, eline geçen bir deve kemiğini kılıç gibi kullanarak alaycılardan
birinin kafasına indirdi... elhamdülillah, kafirlerden birinin kafası yarılmış
kan akıyor. Küfür, kan kaybetmeye başladı... Müminler, Müminler kafirleri
önlerine katıp kovalıyarak oradan, def ettiler... küfür, geriye doğru saymaya
başlamıştır.
bunun farkında değil. İyi ki de deği!
Ordulaşacak cemaatten ilk işaret...
 
ALLAH ve RESULÜNÜN
MUHABBETİ UĞRUNA
Sevgili Peygamberimizi düşmana karşı müdüfaa Ederken sağ kolu ani bir kılıç
darbesi ile Kesilince sancağı sol koluna alan sol kolu Kesilince kesik kolları
ile onu bağrına basan Ve şehid olunca üzerindeki entari Yetmediğinden ayak
tarafı ancak otlarla Örtülmek suretiyle toprağa verilen o büyük Sahibeye gökteki
yıldızlar, çöllerdeki kumlar ayısınca selam olsun.
Kıvrım kıvrım siyah saçlar,cezbedici yüzü, mevzun boyu ayakkabıdan elbiseye
kadar tril tril kıyafeti ile Mekke'nin en zarifi, en narini, en kibarı ve en
güzeli:
Yani:
Mus'ab bin Umeyr.
Mus'ab bin Umeyr, çok zengin bir ailenin çocuğu; mükemmel bir tahsil görmüş.
Kıvrak bir zeka ve üstün fesahat ve belegata sahip.
Bu yüzden de annesi başta olmak üzere bütün aile üstüne titriyor...
Fakat O, içinde bulunduğu halden memnun değil. Şu putların tarı olması ne demek?
Hihayeti ağaç, taş, cansız cisim. Aklı almıyor böyle bir şeyi, İçinde bir boşluk
var. Sebebini bilmediği bir sıkıntı, cevabını bulumadığı sualle, iç dünyasını
zorlayıp duruyor...
Allah, şu cansız heykeller olmamalı... Allah, elbette madde ve cisim değil. Ve
bu sebeple Mekke sitesinin bu entellektüel genci, aileden gelen şu batıl dine;
daha gerçek ifadesi ile; din zannettikleri düzmeceye içten içe isyanda haklıdır.
Mus'ab, yaşadığı coğrafyanın din diye sarıldığını kabullenemiyor. Bu nasıl din
ki şu toplumun ileri tutar tarafı yok?
Seçkin genç, bu fikirle çalkalınırken beklemediği bir zamanda ruhunun
penceresinden bir nur hüzmesi akmaya başlıyor. İslamiyeti işitiyor. Muhammer-ül
Emin, yeni bir dinden bahsediyormuş; kendisi de o dinin peygamberiymiş... Sağdan
solran O'nun büyük çağrısı kulağına çalınıyor.
Ne güzel sözler... bunlar, insan aklının eseri olamaz!
Mus'ab, bu sözlerdeki derinlikle çarpılıyor sanki. Ve davet, O'nu da Darül
Erkam'a çekiyor.
Burada Allah'ın Resulü'na dinliyor. Yeni dinin mahiyetini öğreniyor ve müslüman
oluyor. Kuş gibi hafif. Bütün iç huzursuzluk ve sıkıntılar süngerler silinmiş
gibi.
Şimdi Mus'ab radıyallahü anh, bir kat daha... hayır bir kat değil; bin kat daha
güzeldir, bin kat daha kibardır, bin kat daha zarifdir. Sadece zahiri değil,
batını da süslenmiştir.
Darül Erkam'a gizli ziyaretleri devam ediyor.
... kelime-i şehadeti söyledikten sonra büyük borç namaz. Mü'minin ömrünün
sonuna kadar şerele ifa ettiği; ifa etmeye mecbur olduğu büyük yükümlülük.
Müslümanı namazsız düşünmek nne kadar zor.
-Mus'ab, Muhammed'in dininne girmiş; namaz kılarken gözümle gördüm; haberiniz
olsun!
İhbar, evde bir bomba gibi infilak etti. Hazret-i Mus'ab'ı bularak aile divanını
kurdular. Ve derin bir sorgulama başladı.
Nasihatleri;
Tehditleri hep boş... Belliki hiç bir tedbir O'nu, yüzünü döndüğü yönden
çeviremeyecek. Tek yol geriye kalıyor; Şiddet, zulüm ve baskı.
Anne-babasının emri ile mahzene attılar. Burada günlerce aç susuz bırakıldıktan
sonra bir gün en kızgın saatlerde, güneşin altına çıkarılarak dayak ve eziyete
başladı.
Oğulları ile haklı olarak iftihar eden ve üzerine titreyen anne-babası şimdi
O'na bir tercih hürriyetini çok görüyor ve insafsızca işkenceler yapıyorlardı.
Öz anne-baba, öz evladına nbunu eder mi? Bu ne taassuptur böyle?
Ama ne hepis ne işkence...
-İslamiyetten dön!
Talimatları hep red cevabı alıyor. Büyük sahibinin aile efradı, öfke ve üzüntü
içindeler. Bu nasıl iştir, ne beladır başlarına gelen!!!
Baskılara kahramanca direnen Mus'ab hazretleri:
-Muhammed'i inkar et, onun haber verdiği Allah'ı inkar et, cahillik etme, sana
ne oldu, sen ki şu beldenin en akıllı genciydin. Deli olma! Sana mutlaka büyü
yapılmıştır. Zaten senin Peygamber dediğin de sahir!..
...Bu ve benzeri sözlere kainıtın değişmez mutlak hakikatı kelime-i şehadet ile
cevap veriyor...
-Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve Resuluhü!...
Yeniden zından; tekrar işkence, bir daha zından ve netice alınamayanıca hep
zından.
.......
Büyük mazlum, bir gün serbest bırakıldı.
Nereye gitse? Onların yanına mı; yani ailesine?
Aile mi kaldı? Anne annelikten çıktı, baba babalıktan... Şimdi en yakınları ile
arasında kapanmaz uçurumlar var. Yollar ayrıldı. Maksatlar farklı. Fikirler,
duygular, heyecanlar uyuşmuyor. Ve aynı kanı taşıdıklarından çektiklerini,
yabancılardan görmüyor.
Mus'ab rıdayallahü anh; ailesinin gözbebeği Mus'ab; tiril tiril kıyafeti,
aşılmaz kibarlığı ile bütün hayranlıkları etrafına bir hale gibi çekmiş olan
Mus'ab, bu şehire yabancılaşmıştır artık. Artık, bu insanlarla ortak tarafı yok.
Onun kalbi, onun; efendisinin etrafında mum alevinde dönen pervaneler misali
aşkla uçuşan yeni dinin salikleri ile aynı frekansta atıyor.
Şimdiden sonra anne onun için yok, baba onun için yok, aile onun için yok,
akraba yok, komşu yok, şu şehir dolduranlar yok. Bunların hepsi onun yolunda ve
onun uğrunda ölmüştür... efendisi Muhammed, sallallahü aleyhi ve sellem için.
Bütün bunlar yok ama; Allah var.
Allah'ın habibi var...
Öyle ise O, ne sonu gelmez sıcak kum deryalarında; ne de yalnızlığın insanı bir
bıçak gibi kestiği buz ummanlarında.
Allah var gam yok.
Bu, hakikatın, ta kemiğe kadar, iliğe kadar işlediği iman...
Muminler, efendimizin emirleri ile birazcık nefes alabilmek için Habeşistan'a
hicret ediyorlar. İşkencelerden yakayı kurtarmak başka türlü mümkün değil.
Mus'ab radıyallahü anh da aralarında... Bu öncü sahabi, Habeş diyarında bir
zaman kalıyorsa da Peygamber aleyhisselamın aşkına daha fazla dayanamayarak,
yeniden Mekke yollarına düşüyor...
O, Mekke'den içeri girdiği sırada kainatın efendisi, aleyhisselatü vesselam,
Hazret-i Ali Keremmallahü vecheh, iele bir kenarda oturmuş sohbet ediyorlar...
Uzaktan bir gelen var. Gelen, yaklaşınca Resuller şahının gözleri yaşla doldu.
Zira dünün o en pahalı ve en güzel giyinen gencinin üzerinde eski püskü ve
yamalı bir entariden başka bir şey yoktur.
Hey gidi hey!... Şıklık ve zarafetinden yürüdüğü sokaklarda insanların
pencerelere dökülüp ardınca baktığı Mus'ab bin Umeyr! Bu ne kahramanca
fedakarlıktı böyle?.. İşte Sevgili Peygamberimiz nemli gözlerle, bunu ifade
buyuruyorlar:
-Kalbini Allahü teala'nın nurlandırdığı şu kimseye bakın... Allah ve Resulünün
muhabbeti onu bu hale getirmiştir.
 
YEMENE SIÇRAYAN NUR KIVILCIMI
RESULULLAH'IN BÜTÜN HARPLERİNDE BULUNAN; HAZRET-İ EBU BEKR DEVRİNDE İSLAMİYETİ
TERKEDEN BEDBAHT MÜRTEDLERLE YİĞİTÇE VURUŞURKEN ŞEHİD OLAN O KAHRAMAN SAHABİNİN
YÜKSEK RUHUNA OKYANUSLARA KOŞAN COŞKUN IRMAKLARIN BERRAK SULARI KADAR SELAMLAR
OLSUN.
Peygamberimizi dinleyen biri şayet peşin hükümlü değilse mutlaka müslüman
oluyor... insanların böyle tek tek müslüman olmaları putperest Mekkelileri son
derece rahatsız etmekte. Bu yüzden etrafını uzaktan uzağa görünmez duvarlarla
çevirerek insanlardan tecrid etmeye çalışıyorlar.. bu duvarlar; yalan, iftira ve
dedikodu aşağılığı tarafdan kuşatıp aynı sözleri belki bin kere tekrarlayarak
alabildiğine bir menfi propaganda ile beyin yıkıyorlar...
Tufeyl bin Amr'ı bile bu korkunç söz taarruzu ile kandırabildiler. O Tufeyl ki
Yemen'in en iyi kabilesine mensup seviyeli bir insan. Aynı zamanda şair. Arapça
lisanının ustalarından. Buna rağmen. O'nu da şaşırttılar. Tufeyl, duyduklarından
ürktü ve tedirgin oldu.
...İslam güneşinin dünya ufkunda karanlıklar ıyırta yırta ağır ama emin bir
yükselişle doğduğu günlerdi.. Kafirler, müminlere sadestçe zulmediyorlar. İşte
bu hengamede Tufeyl bir Amr, Mekke'den içeri girdi. Ticaret yaptığı için bu
şehre zaman zaman gelir; hem alış veriş yapacak hem de Kabe'yi ziyaret
edecektir. çünkü hac mevsimi. Niyeti ve geliş sebebi bu... Ya kendisini bekleyen
istikbal? Orası esrarlı bir perde ile örtülü.
Tufeyl'in geldiğini gören islam düşmanları, yanına gelerek hoş-beşten sonra
konuşmaya başladılar. Sözü biri bırakıp biri kapıyordu...
-Aman dikkatli ol! Abdülmüttalib'in yetimi vardı ya; hatırlar mısın? Evet canım
Muhammed! Şimdi büyük iddialar peşinde; Peygamber olduğunu söylüyor. Güya
kendisine Kur'an isminde bir kitap geliyormuş. Şaşırdın değil mi? Büyülü sözleri
ile aramıza ikilik soktu. Bir çok kimse de kandı ona Baba ile oğulu, karı ile
kocayı birbirine düşürdü; kardeşi kardeşe düşman etti... aman ha semtine uğrama!
O'nunla karşılaşsan bile tek kelime konuşma! Sözlerinin sihrine kapılırsın!
Bizim başımıza gelen bu felaketin uğursuzluğu sizi de sarmasın. Onun için en
iyisi burada fazla kalmayarak memleketine dönmen.
Bunları söyleyenler sıradan kimseler de değil. Şehrin en tanınmışları. Hatır
sahibi insanlar... O yüzden Tufeyl şaşkın ve tedirgin. Buraya ne için gelmiş;
karşısına nasıl bir hadise çıkmıştır... Kader'in kendisini o mübarek hadiseye
taraf yapacağını Tufeyl nasıl bilsinki...
Bu azametle yürüyen ve kendilireni imtiyazlı gören adamların ettiği laflar o
kadar çok tekrarlandı ki Tufeyl'de söylenenlerin doğruluğundan en ufak şüphe
kalmadı... tamamen müşriklerin etkisindeydi; kararını verdi: Şayet O'nunla
rastlaşırsa asla konuşmayacak; bir şeye söylerse cevap vermeyecekti...
Şanlı-şöhretli şu kadar aklı başında insan yalan söylemiyordu ya!
Geldiğinin ikinci sabahında Kabe'ye giderken kulaklarını pamukla tıkadı. Olur ki
karşılaşırlarsasözlerini duyarak ona inanabilir. Gençi zayıf iradeli değildir
ama; yine de ne olur ne olmaz!..
Gerçekten Tufeyl bir Amr, Kabe-i Şerif'e vardığında Resulullah, sallallahü
aleyhi vesellem, namaz kılıyordu. Tufeyl, sözlerinden kortuğu, kendisinden
kaçtığı insanın her nedense gidip yakınında durdu. Hayret! O kadar yer varken
efendimize yakın durması!... Asıl heyret edilecek olansa daha sonra vuku buldu.
Kulağını sıkıca kapatan pamuğa rağmen yabancı adam, Peygamberimizin okduğu
Kur'an-ı kerimden bazı parçaları işitti.
Ve işitmesiyle derin bir hayranlığa kapılması bir oldu. Neye uğradığına şaşırdı.
Bu ne tatlı sözlerdi böyle! Ve o an aklını başına devşirdi. Ne diye şuna buna
kanarak çocukça hallere giriyordu? Kendinden utandı ve yaptıklarını kınadı. "Ben
dedi, kendi kendine mırıldanarak, iyi ile kötüyü ayırdedemeyecek birimiyim?
Üstelik de şairim? Öyle ise bu korku niye, dediklerini beğenirsem, O'nu kabul
eder, yoksa reddederim." Pamukları kulaklarından aldı ve bir kenara saklanarak
çıt çıkarmadan kainatın baştacının anlatılmaz güzellikteki bir huşu ile okuduğu
"Kur'an" buydu. Bu ne sihir ne de şiir. Bu sözler, beşeri değil. Bunlarda ilahi
bir koku var. İlahi bir renk, ilahi bir ahenk taşıyor. Tufeyl, olduğu yere
çakılmış gibiydi.
Zevk ve huzurdan, çevresinden kopmuştu. O şimdi sade bir çift göz olmuş iki
cihan sultanını seyrediyor ve büyük rehberin dudaklarından kanatlanıp uçuşan
surelerin sonsuz lezzetini yudumluyordu.
Nihayet Sevgili Peygamberimiz, namazını tamamlayarak evlerine dönmek üzere yola
koyuldular. Ama; yalnız değiller. Bir gölgenin de mahcup adımlarla yüce
sulatının ardısıra gelmekte olduğunu görüyoruz. "O da kim?" diye sormamıza hacet
yok. Çünkü tahmin ettiğiniz gibi bu Tufeyl bin Amr ed Devsi'nin ta kendisidir.
Çünkü...
...çünkü O'nu namazda gördüğü ve billur sesinden Kur'an-ı kerim'i ilk iştiği an
içinde nurdan yanar dağlar indifa etmeye başlamış ve sana'tkar sezişi ile doğru
bulmuştur... daha doğrusu ezelde takdir edilen vuku bulmuştur.
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, Hane-i Saadetlerine dahil olunca
peşindeki aşık da mukaddes eşikten adımınnı atıyor:
Boynu bükük olarak halini arz ediyor:
-Milletin, hakkında kötü konuşuyor. Seni bir ağızdan bana çok fena karaladılar.
Öylesine ürktüm ve o kadar çekindim ki ne olur ne olmaz sözlerin kulağıma
çalınır da kanarım diye Kabe'ye gelirken kulaklarımı pamukla tıkadım.
Ama hikmete bakın ki, okudukların, hem kulaklarımın hem kalbimin pasını sildi!..
Allahın Resulü bana islamiyeti anlat! Kabule, müslüman olmaya hazırım.
Efendimiz, bu nasipli kula biraz kelamı kadim okudular...
Tufeyl, bundan daha güzel sözü ömründe işitmediğini söyleyerek kelime-i şahadet
getirip müslüman oldu. Ve müslüman olarak Peygamberden sonra en üstün insanlar
sınıfı eshab-ı kiram'a dahil oldu, radıyallahü anh...
Müslüman olanın ilk düşündüğü ailesine, kabilesine kavmine koşmak...
Evinde yangın olduğunu öğrenen insanın ilk yapacağı iş, yakınlarını
kurtarmaktır. Az daha gecikse sevdikleri cayır cayır yanailir. Sokakları
yıldırım hızı ile aşıp merdivenlerden üçer beşer atlayarak kapıdan içeri
dalarken bu adamın kafasında sevdiklerini alevlerin canavar ağzandan almaktan
başka fikir yoktur. Sevgili Peygamberimiz'den islamiyeti öğrenip de insanların
şu halleri ile dolu dizgin cehenneme koştuklarını anlayan her yeni Mü'min'in ilk
aklına gelen en yakınından başlayarak beşeriyeti kurtarmak. Maksat memleketler
fethi, ünvan ve tahtlar değil.
Eshab-ı Kiram'ın en namüsait şartlarda kıtalar ve denizler aşarak yedi iklim
dört bucağa at koşturmasının hikmeti bu. Onların atlarının izninin kölesi
olalım. Onlar sırtlarında sade bir entari ellerinde çıplak bir kılıçla kızgın
güneşleri, donduran soğukları yenerek islamiyet müjdesini topraklarımıza kadar
taşımasalardı acaba şimdi kimdik ve ne idik?
Kalbine yüce dinimizin güneşi doğana Tufeyl bin Amr, radıyallahü anh,
Peygamber-i Ekber, sallallahü aleyhi vesellem'den aldığı feyz ve ilhamla islam
meşalesini ailesine ve milletine taşıdı.
Ebedi kurtuluşun nurdan kıvılcımları şimdi Yemen'e sıçramıştı.

Günün Haberleri  
  AnaSayfam Yap

» Bu sitemizi ziyaretiniz Bilgileriniz
BiYMED Forum
 
Döviz Kurları  
   
Şans Oyunları Sonuçları  
   
Sinemalarda Bu Hafta  
 
Program Arama Motoru
 
Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol